Cevizkabuğu’na bu hafta Anıl Çeçen konuk oldu;ve şimdilerde sıkça sözü edilmeye başlanan BOP’u (Büyük Ortadoğu Projesi’ni) konuştular.
Anıl Çeçen’i Cumhuriyet’teki yazılarından,daha başka ilerici,cumhuriyetçi girişimlerden tanıyordum elbet;ama doğrusu, son yıllarda rastlayabildiğimiz gerçekten geniş bilgili,tutarlı,dürüst aydınlardan biri olduğunu ancak bu söyleşi sonunda görüp sevindik Sevil’le.
Çeçen,Atatürk’e yakışan bir açık kafayla,başta İngiltere,sömüre sömüre,tepeleye tepeleye yetiştirdiği,şimdiki gücünden dolayı buyruğuna girdiği ABD’nin ve ayrıntılar konusunda itişip kakışıyor gibi görünseler de G8’lrin öbür timsahlarının bugünkü enerji kaynaklarının %70’ini,ilerki kaynakların da %49’unu barındıran Ortadoğu’nun yereysel olarak sınırlarını çizdi;dünyaya egemen olup bütün bu kaynaklara el koymayı kararlaştırmış bu timsahların,bu tasarının tam 500 yıllık sahibi İngiltere’nin gizli öncülüğünde,önce Ortadoğu denince çoğunluğun aklına gelen Mezopotamya havzasına,sonra Balkanlara,Kafkaslara ve elbet Orta Asya’ya koşulsuz egemen olabilmek için nasıl 24 saat 365 gün ince hesaplar yaptıklarını;şimdi de bu hesapları yürürlüğe koymaya giriştiklerini ayrıntılarıyla anlattı.
1919’da o inanılmaz yıldızın,Mustafa Kemâl’in öncülüğünde Anadolu insanının canıyla bozduğu Ön Asya’yı parçalayıp bölüşme tasarısı,bugün,belki ortak sayısını azaltarak, eskisinden daha kararı sürdürülüyor.Mezopotamya havzasıyla Güneydoğu Anadolu,Toros Dağları’nı da içine alarak,onlara göre tarihin temel taşı Büyük İsrail halkına;kısaca Kars yöresi diyeceğimiz Kuzey-Doğu Anadolu ABD’nin denetimindeki Ermenilere;Trakya ve Ege de AB’deki aç gözlülere bırakılacakmış.
Sayın Çeçen ve konuşmaya katılan dürüst,yurtsever kardeşlerimizi son derece önemli ayrıntıları anımsattılar;örneğin,Arafat’la birlikte Nobel Barış Ödülü verilmiş,hem de solcu-toplumcu(?) Şimon Peres,daha 1995’te ,Yeni Ortadoğu diye bir kitap yazmış;Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın paylaşım tasarısını anlatan bu değerli(!) yapıtı,övüne övüne,Milliyet yayınları basmış.
Ee,bugün de Kıbrıs’ı bir an önce verme,sonra Anadolu’nun yukarıda söylediğim gibi parçalanmasını gerçekleştirme niyetlerini gözümüze bakar baka,eldeki ütün iletişim araçlarıyla övmüyor,karşı çıkanları yerden yere çalmıyor mu yerli işbirlikçiler?
Neyse ki zaman zaman ordudan kimi sözcüler,İP,ATO.ADD gibi kurum ve örgütler eldeki bütün olanaklarla bu tasarıya karşı çıkıp artık onurlu bir simgeye dönüşmüş olan Rauf Denktaş’ı destekleme yürüyüşleri,toplantıları,gösterileri yapıyorlar.
Ankara’lı Ayşegül Okay,bir iletiyle,arkadaş sözcüğünün,oklu yalı günlerde,kendilerini arkadan gelecek saldırılardan korumak isteyen Türklerin,sırtlarını bir kayaya yasladıklarını,buna arka taş dediğini,sonra Azeri söyleyişiyle bunun arka daş’a dönüştüğünü anımsattı.
Doğrusu,olasılık-gereklilik ikilisi Rauf Bey’e en yakışan soyadını vermiş:Denk-taş:üstlendiği tarihsel göreve yüzde bin denk bir taş o!
Ve yine aynı ikili,bir zamanların Özal yağcısını alıp uçurdu,bunları,yolu kesilmese Türkiye’yi şimdi işbaşındakiler kadar amansızca soyacak adamın kanalında konuşacak yere getirdi; evrene binlerce şükür elbet:devrimcilikten,ilericilikten soyguncu uşaklığına savrulan yüzlerce,binlerce sülüğe bakınca Hulki’yi ayakta alkışlamak gerekiyor.
Hulki yararlı bir iş daha yapıyor:bu söyleşileri kitaplaştırıyor;demek ki kısa bir süre sonra Anıl Çeçen’in anlattıkları da basılacak;aman çıktığı gün alın,eşinize dostunuza armağan edin:bu kitabı okumadan ulus olarak varlığımızı sürdüremeyiz çünkü!
*
Lodosun İstanbul’u allak bullak ettiği akşam,Nilgün’ü Karaköy’den vapura bindirdikten sonra tünelle yukarı çıktım;tramvay beklerken,her zamanki gibi saçı başı karışık,ama aklı dupduru,apaydınlık dostum Yusuf Katiboğlu çıkageldi yağmurun içinden;Galatasaray’a doğru giderken,şuracıkta sergim var,vakit bulunca uğra,dedi;ben de,küçük bir işim var,sonra birlikte gidelim,diye yanıtladım.
Ünlü ayaktopu kulübüne yakın bir ara sokakta,Sanat Odası adında yeni bir galeri açılmış;daha önce Cihat Burak’ın özgün baskılarını sergilemişler; o günse,bir süre önce asılmış olan Yusuf’un yapıtları vardı duvarlarda.
Geniş merdivenli,geniş tavanlı eski bir İstanbul evinde açılmış galeri.
Yusuf’çuğum,her zamanki bitip tükenmeyen coşkusuyla,sevinciyle hem gösterdi,hem anlattı resimlerini;geçen yıl anlattığı,bir ağacın kovuğunda,kemençesine karışmış bir yarı derviş,ustasından aldığı kâide’yi arıyordu;başka bir resimde,Yusuf’un cin gözleri,dikilmiş,kocaman çizdiği ayaklarına bakıyordu;öbüründe,Yusuf,babasının çalıştığı derme çatma bir tahta iskelenin dibinde,denizin içindeydi.
Soruyorlar bana,senin biçemin yok mu? diye sürdürdü anlatısını;işte bu birbirine pek benzemeyen resimler arasında alttan alta belirgin bir su yürüyüp gidiyor,onun dışında biçem mi olur yahu!
Dürüst,doğru söze ne denir?
Sergiye giderken,yağmur altında,yanımızdan geçip gitmiş bir genç kıza seslendi aloo diye;Almanya’da doğmuş,yarım yırtık Türkçe konuşan bir dilber;bütün dostlukları gibi, öyle doğal,öyle gösterişsizdi ki kızla konuşurken;genç kıza daha başından güven verdiği belliydi.
Dostum olması,büyük talihtir.
*
Bu ay Antik’e Muzaffer İlhan Erdost konuk geldi;Muzaffer,yakın geçmişimizin acıklı bir özeti gibi:70 ve 80 fırtınalarında en çok yara alanlardan.
Onca acının altından,çalışarak,üreterek,yazarak,yayınlayarak kalktı;tin’i kabuk bağlamasın diye savaş alanındaki çadırında,geceleri kandil ışığında roman okuyan Mustafa Kemâl gibi,o da kendini resme vermiş;hem kendini,hem bizi şu acımasız anamalcı dünyanın dayanılmaz görüntülerinden kurtarmak üzere,bin bir renkli bir masal evreni oluşturmuş.
Yolu çiçekli olsun.
*
Başka bir soylu yorumcu da,sanırım Akademi yıllarından beri tanıdığım Jülide;öğrencilik döneminde ilkin güzelliğine,ince uzun boyuna,kaşına gözüne vurgundum;şimdiyse tutarlılığına,dürüstlüğüne,hiçbir esintiye kapılmayışına,kendisi kalma,kendi resmini yapma yürekliliğine;hem de,herkes gibi,dayanılması zor acılar çekmesine karşın.
Kadınlarında,çiçeklerinde,ağaçlarında,aynı yakınmasız,soylu acının koyu renkleri.
Jülideciğim,saygıyla,sevgiyle eğiliyorum önünde.
*
Ankaralı okur-iletişim ağı dostum Ayşegül Okay geçen gün Doğan Cüceloğlu’nun Aralık 2002’de yazdığı bir yazıyı gönderdi;Cüceloğlu bu yazıda,kısaca şöyle diyor:
Ben,Amerika’da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum.Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım.Beş dolar için gırtlağımı kesebilir.Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor.Eğitim yükseldikçe,uygar,olgun,sorumluluk sahibi,verdiği sözü tutan,kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor.İstisnalar kesinlikle olabilir,ama genellikle böyle.Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum.Şehirleşme ve eğitim.Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum.Kesinlikle insafsız,kendinden ve yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor.İliğini sömürür bitirir,hiç acıma duygusu yoktur.Ama şehirleşmemiş,okumamış,saf köylü olarak kalmışsa,onda değerler bilinci çok yüksektir.Sanki eğitilmiş Amerikalı.Burada çok önemli bir gözlem var.Bunun üzerinde düşünmek lâzım.Benim analığım yörüktü.Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi.Biz ona anne demedik,Ayşe Teyze dedik.Ben daha on yaşındayım,sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum.”Vurma oğlum”,dedi.Ben,sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde.”Ne var,parmak gibi küçücük bir kuş” dedim.Analığımın cevabı:”Yavrum! Canın büyüğü küçüğü olur mu?Allah her birine bir can vermiş.Vurma yavrum,günah.”
Bu öğretici yazıda hem dil,hem düşünce açısından birkaç şey gözüme çarpıyor: okumakla eğitim bir değildir,nitekim Yörük kadını eğitimlidir,binlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan evrensel temel eğitimi dolu dolu almıştır;asıl bilinmesi,unutulmaması gerekeni bilmektedir;buna karşılık,gidip 25 yıl aralarında yaşamadım,ama gerek buraya gelenlerinden,gerek bütün iletişim araçlarında gözükenlerinden,yazıp çizdiklerinden,yapıp ettiklerinden çok acı biçimde biliyorum ki, okutulmuş Amerikalılar tam anlamıyla bir insanlık vebasıdır!
Aslında bunun Amerikalılıkla o kadar sıkı bağı yok elbet,bütün sömürücü,anamalcı toplum bireyleri böyle;Avrupalısı da,Türkiyelisi de!
Bir lokma bir hırkayla yetinmeyi bilen,unutmamış olanların hepsi uygar,olgun,sorumlu, özü sözü bir varlıklardır; hepimizi kirleten,yozlaştıran,eğitim diye yutturulup gittikçe daha pahalı satılan şu öğütücü öğretimdir.
Sözcükler aslında mermi kadar öldürücü,altın kadar değerli;yazın emekçilerinin en az hekimler kadar sorumlu davranmaları gerekiyor.
*
Cihangir’de ısıtma-soğutma işiyle uğraşan bir işyeri var,hemen yakınımızda;orada çalışan hanımlar hep birlikte hayvansever:ortak avlumuzda yığınla kedi besleniyor;sokağa bırakılmış sakat köpekler bağra basılıyor.
Bu sabah gazete almaya giderken,bir süredir ortalıkta dolaşan tüyleri gözünü kapatan dişi köpeği,onların dükkânın önünde,arkadaşıma kuyruk sallarken buldum.Bir Alevi sözü var:Doğru geldi isen dosta/öldü isen can bulunur,der.Köpecik doğru dosta gelmişti,hemen benimsendi,okşandı,kedilere dökülmüş mama zaten kapı önündeydi.
Taksim’e gittim,dönüp gazetemi aldım,yürürken sokağın daha önceki sahibi köpekler bu yeni gelenin,ve ondan da sonra ortalıkta belirenin tepesine çullanıp bir süre uludular;sonra koklaştılar,barıştılar,kimse kimseyi parçalamadı.Derken bizim uzun tüylü ısıcının önüne doğru koştu,sonra geri döndü,az önce kendisini pıstıranlara en gür sesiyle havladı,uzun uzun:benim burada ablam var,sıkıysa şimdi gelin bakalım!
Hanım dostum çıktı:Ne havlıyorsun,gel içeri! dedi;hiç aldırmadı,gövde gösterisini sürdürdü.
Bir önyargıyı yıkmak,atomu parçalamaktan zordur diyen Einstein’ın tini çınlasın;hayvan hayvandır,tini de,bilinci de,usu da yoktur diyenler sonyargılarından döner mi acaba?
O arada,bu güzel özdeyişi dile getiren Einstein de zaten,evrendeki enerjinin işleyiş yasalarının temelini özetledikten sonra,Her şeye karşın Zeus vardır diyerek sonyargıyı bozmamıştı!
*
Sevgili dostumuz Azime Korkmazgil,yine sevgilisini anmaya gelmişti;ama bu kez kendine birkaç gün tanımış İstanbul için,belli ki Duygun büyüdü.
Hemen bir iletişim ağcığı kuruldu,sevenleri onu bir yemekte kucaklayacaktı;derken o olmadı,ancak yerine daha güzeli oldu:Gülsen Tuncer-Engin Ayça çifti,sağolsunlar,bir Salı öğleden sonra hepimizi evlerine topladı.
Hemen Galata Kulesi’nin dibinde eski bir evi alıp düzelttirdiklerini biliyordum,ama bir türlü gidip görememiştim.
O gün,Azu’yu kucaklamaya,ressam anne kız Nevin İşlek ile Mehlika Baş da geldi;ve eve gidince ne görelim,yakın zamanda tanışmış olmalarına karşın,duvarları bezeyen güzelim resimlerin büyük bir bölümü bu sevecen insanların!
İkisi de tam gönlüme göreler:dürüst,gösterişsiz,alçakgönüllü.
O akşam karşıda,Günay Pesen’in yönettiği Ürün’de ana kız sergileri vardı;el ele gittiler düğüne,Azu’yu da alarak;doğrusu,sanırımAzimeciğim,bundan daha güzel İstanbul gezisi az yaşamamıştır.
*
Başka bir dürüst nakkaş da canım Melih Özuysal’dır;2000 yılında şimdi artık içinde kumlar kartonlar sergilenen Garanti Galerisi’ndeki sergisinde tanıyıp bağrıma basmıştım Melih’i;Aydın’da doğmuş bu halk çocuğu,günün birinde, ben ressam olacağım demiş,olmuş:okul,öğreti,kuram,ustaya öykünme falan yok;oturmuş ilk günden kendi resmini,Laborit’nin deyişiyle,karıştırıcısı’ından fışkıranları önüne gelen her şeye dökmeye başlamış.
Bir süredir biriktirdiklerini,üstelik daha girişken bir arkadaşının önayak olmasıyla,Ortaköy Belediyesi Sanat Galerisi’nde sergiledi;tam bir içtenlik şöleni.
Elbet çetin,ama nasıl soylu bir yaşamı var!
*
Bir dürüst yıldız da postadan çıkıp geldi:Saim Dursun.
Açılışına gidemediğim sergiyi TVSG’de açmış.
Adını ilk kez okuyor,resimlerini ilk kez görüyorum;ama hey ulu Tanrım! inanılır gibi değil:1959’da Elazığ’da doğmuş bu halk çocuğu da,öğretmenlik eğitimi aldıktan sonra,resme sevdalanmış.Benim yıllardır özlemle beklediğim işi gerçekleştirmiş,kendisi kalarak,yöresinden,köklerinden şu kadarcık kopmadan,evrensel resim diliyle,Anadolu resimleri yapıyor!
Demokritos ona büyük bir armağan vermiş günün birinde:Beyoğlu Belediye Galerisi’nde açtığı sergiyi gezmeye Fransız sanat tarihçisi Vacher Didier gelmiş;resimlere vurulmuş,elinden tuttuğu gibi Fransa’ya uçurmuş;89-2003 arasında orada yaşamış,çalışmış,üretmiş,sergilemiş.
Bayıldım Saim’in bin bir renkli,dipdiri resimlerine!
*
Sinema özlemiyle yanıyoruz ya,geç de olsa günün dillerde dolaşan filmlerinden Barbarların İstilası’na gittik Nilgün’le;Sevil gelmedi,kurtuldu.Fay Hattı gibi,bunun yönetmeni de,usuna diline gelen bütün güncel izlekleri almış,bulamaç yapmış,tepsiye koyup sinemalara sürmüş:kapış kapış yeniyor tezek kurabiyeleri!
*
Yavanlık bu kadar amansız kol gezince,ne yapabilir insan? döner eski incilere sarılır dört elle.Biz de öyle yapıyoruz.
YKY’de Cihat Burak’ı andıktan sonra,büyük bir incelikle,elimize kitap çeki verdiler;hemen aşağı inip kitaba dönüştürdük.Nilgün’le. Sabahattin Ali’lere,Sait Faik’lere,Behçet Necatigil’lere yapıştık.
Şimdi,döndük,yıllar sonra Sait Faik’in öykülerini yeniden okuyoruz;aman nasıl iyi geliyor!
Cihat Burak’la Sait Faik içkievi arkadaşıymışlar;onurlu,soylu,üst düzeyli sanatta da ikizler:güzeller güzeli Sait,iki satırda,iki sözcükte özetliyor dünyayı,şiirini,acısını.Nasıl arıtıcı,nasıl yakıcı!
*
Güzeli,dürüstü yinelemek üzere,tek başıma gördüğüm Julia-Seyir Defteri’ne Sevil,Serpil ve Nilgün’le bir daha gittim.
Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği oynadığı oyun hani şu hepimize havalara uçuran Havana Duruşması,Arturo Ui,Salazon Mavalı,Sevdalı Bulut gibi oyunlar buharlaşalı beri karşılaştığım en tutarlı,en tutkulu oyun;Nesrin’nin,şimdi artık kaçıkhanelerde dolaşan,yetenekli ve talihli doğmuş,Amerikan toplumunda bunları ister istemez yele vermiş Jane Fonda’nın oynadığı Julia’yı temel alıp daha başka bir dizi yazınsal yapıttan yararlanarak yazdığı Seyir Defteri,sevda,tutku olmadan hiçbir şey yaratılamayacağının coşturucu kanıtlarından biri.
Nesrin Kazankaya,Ayşe Lebriz,Levent Öktem ve genç arkadaşları tam anlamıyla bir sanat şöleni sunuyorlar;ama ah!toplum,dünya televoleye teslim olmuş:bir avuç insana.Üstelik nasılsa gelebilmiş olanların kimisi,oturup bu güzelim insanları alkışlama sabrını bile gösteremeyip iktirip gidiyor!
Gitsinler!Elbirliğiyle yarattıkları cehennemden ötesi yok.
Nesrinciğim,sonsuz teşekkür!
*
Homeros Şiir Ödülü’nü,gözde ozanım Zeynep Uzunbay’ın Papirüs Yayınları’nca basılan Kim’e’si ile Erkan Yılmaz’ın Sin adlı dosyası arasında paylaştırmışlar.
En iyisi yapıtı alıp okumanız elbet;özendirmek üzere kısa bir şiirini alıyorum:
aman
zaten sökülmüştü manzaram
aman olsun girdim koluna
her yere gider oldum
ben durdum yol yürüdü
koynuna girer oldum
uzandım yüzünün magmasına
kavruldum tüttüm ey
ince bir hal oldum ben gövdene
bir bir çözüldü göğsümdeki düğümler
oh!çağıldadı her gözem
ırmaklar buyur edecek kadar
içim varmış benim meğer
aman!dedim
iyi ki sökülmüş manzaram
Adam Sanat, Mayıs 2004, s. 220
1 Mayıs 2004 Cumartesi
5.KİTAP FUARI
Dolmabahçe’deki panayır başlamadan,sevgili Feridun Andaç son kitaplarını yolladı;ikisi Birsen Karaca’nın:birini çevirdiği öykülerden oluşturmuş,adı Çehov Öyküleri.İkinci kitap da yine Çehov’dan;son derece özenli basılmış bu kitap Anlatı Ustaları Dizisi’nde yer alıyor:Ateşler+Çukurda. Üçüncü yapıt Salâh Birsel’in kıvrak denemelerininden bir demeti getiriyor elimiz altına:Bir Zavallı Sarı At. Dünya Yayıncılık’ın bütün kitapları gibi,bunlar da özenli kapakları,temiz dizgileri,ince beğenili sayfa düzenleriyle insanın içini açıyor.
Alain Tanner’in tam anlamıyla karışık,izleyicinin ağzına güncel sakızları tıkıştırmaktan çekinmeyen kafasının ürünlerini izlemek üzere Fransız Ekin Merkezi’ne gittiğim bir akşamüstü,Ahmet Soysal çıkageldi;elinde bir tomar kitapla;her zamanki akışkan konuşmasıyla,çalışmalarını anlattı.Elindeki kitap da bunlardan biri;Merkez’in de katkılarıyla,Ayrıntı Yayınları,Michel Foucault’nun seçme yazılarını Felsefe Sahnesi başlığıyla yayınlamış.Kitap,bu dizinin 5. cildi.Fransızların kendi yapıtlarını desteklemeleri küçük yayınevleri için çok yararlı elbet;keşke güçlülerin güçsüzlere –bile bile güçsüz bıraktırdıklarına- yaklaşımları hep böyle iyiniyetli olabilseydi.
Derken kargocu,çalışkan dostum Seyit Ali Ak’ın Fotoğrafın İzinde Kırk Yıl’ını getirdi;kitabı Fotoğrafevi basmış.Kırk yıldır fotoğraf sanatı konusunda gerçek bir tutkuyla arayıp taradıklarını,düşünüp dile getirdiklerini belgeleyen yazılarından geniş bir derleme;doğal olarak,bu yazılarda yalnız fotoğraf değil,daha geniş anlamda yaşama sanatı’nı de irdelemiş Seyit;şu karman çorman,tüketime=ölüme teslim olmuş dünyamızda,asıl yaratıcı kaynak olan imece’den yoksun dürüst,içten bir bireyin yüksek sesli arayışları ilginizi çekebilir.
Sonra Fuar açıldı,Nilgün’le dolaşmaya gittik;bu yıl ortalık daha dingin,insan sayısı az gibi geldi:ee,gözü-karnı doymaz G 7’ler,el ele,Türkiye’nin kalan canını da almak için 24 saat kesintisiz çalışıyor;para şişkinliği yok elbet,çünkü ortalıkta dolaşan para kalmadı.Bütün dünyada da,bizde de,sanal da olsa yaratılan değerlerin simgesi paracıklar üç beş kişinin cebinde toplandığından,eskiden okur olabilecekleri varsayılanlar eridi gitti.
Panayırı dolaşırken birkaç dost yayınevine uğradık elbet;sevgili Sait Maden’le eşi küçük bölmelerindeydiler;Sait’çiğim ,özenle çevirdi,titizlikle bastığı kitaplardan ikisini armağan etti:bugünkü dile aktardı fuzulî seçkisiyle Edgar Allen Poe’nun şiirlerinden örneklerle Şiirin İlkesi.
Sait Maden,her zamanki karınca çalışkanlığı ve titizliğiyle,üç büyük yazarın,Peo,Baudelaire ve Paul Valéry’nin şiir ve yazılarına dayanarak şiiirin ne olduğunu,nereden geldiğini,kimleri nasıl etkilediğini,özellikle de Poe-Baudelaire etkileşimini irdelemiş;anlamından koparılan dünyamızda gerçek bir duygu-düşünce vahacığı;meraklısına.
Fuar’da sevdiğim iki yayınevi karşı karşıyadır:Papirüs’le Kaynak. Kaynak’ta,sevgili İsmet son çıkanları armağan etti:dev yapıt Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 14. cildi,Ulu Önder’in Cumhuriyet’imizi oluşturma savaşımının 1922-23 arasını belgeliyor.Anadolu tarihi,bugünkü amansız saldırıyı atlatmamıza da izin verirse,sağ kalanlar bu değerli belgelerden yeni bir yaşama sevinci ve atılım çıkarabilirler.
Bu çetin savaşımın kazanılması için değerli bilimadamı A.Başer Kafaoğlu çok yararlı bir kaynak-yapıt hazırlamış:Türkiye Ekonomisi,Yakın Tarih 1. Henüz satılmamış,çıldırmamış,yanılsamalarla avunmak istemeyenler için son derece somut bilgiler,belgeler.
Zeki Sarıhan da Cumhuriyet’imizin 1.Sevres saldırısından kurtarılışı sırasında genlerimizin yaşadıklarını Kurtuluş Savaşı Gençliği adlı kitabında incelemiş.
Sonuncu yapıt,Hasan Yalçın’ın Aydın Rantı;şimdi artık aramızda bulunmayan sevgili Hasan Yalçın,bu kitabında,anamalcı sömürü dizensizliğinde okuyup aydınlanma fırsatı bulabilmiş olanların bu aydınlığı pazarlama biçimlerini irdelemiş.
Papirüs’tense,kadın ozanların şiirlerini aldım;Kemâl Özer’le Ergin Koparan, Romen Kadın Ozanların şiirlerini Suskun Sesler adıyla aktarmışlar;Kenan Karabulut,İranlı ozanların şiirlerini Yarın İçin Bir Dal başlığıyla sunmuş şiirseverlere;Özkan Mert de İsveçli kadın ozanlardan çevirdiklerini Elbet Acı Duyar Tomurcuklar’da toplamış.
*
Bu ayki Varlık’ta, Zeynep Uzunbay,geçen yıl Papirüs Yayınları’nın bastığı Kim’e üzerinde Altay Ömer Erdoğan’la söyleşmiş;bu söyleşiyi okuduysanız, Zeynep Uzunbay’ı neden o kadar çok sevip sözünü ettiğimi görebilmişsinizdir:bence,erdemlerin en değerlilerinden ikisi alçakgönüllülük ve dürüstlük=içtenliktir.Zeynep’se bunun yaşayan,üreten ender örneklerinden;yerim geniş olsa,yığınla alıntı yapardım söylediklerinden;ama şimdi şununla yetineceğim,her şeyi özetliyor çünkü:
Bence,okuyanı aileden saymalı.
Doğa ömrünü uzun tutsun Zeynep’çiğim.
*
Yılın ilk sergilerini Hobi ve Karsan’da gördüm;birincisinde Orhan Taylan’ın,öbüründeyse Işık Işıksel’in çalışmaları vardı.
*
Kitap Fuarı’nda yapıtlarını imzalayan sevgili Adnan Akfırat,önemli çalışmalarından birini,Eşref Bitlis Suikasti’ni verme inceliğini gösterdi.
İlk basımı 1997’de yapılmış kitabın bu ikinci basımı;ama yurdumun üstüne tam anlamıyla televole toprağı serpildi:herkes horul horul uyuyur!Dolayısıyla,bağımsızlığımızın,yurdumuzun elimizde koparılma girişiminin bu önemli halkasını belgeleriyle anlatan kitap da o horultuda kaynayıp gitmiş.Hâlâ direnmek isteyen deli kaldıysa,bu öğretici yapıtı kesinlikle okumalıdır.
*
Derken yılın yeni sergileri sökün etmeye başladı;Kare;küçük,değerli bir güldeste hazırlamış:Ferruh Başağa,Sabri Berkel,N.Melih Devrim,Şükriye Dikmen,B.Rahmi Eyüboğlu,Zeki Faik İzer,Selim Turan,Fahrelnisa Zeyd.
Canım dostum Fatoş,allak bullak edilen dünyamızda,güzeli yaşatıp ayakta tutmaya uğraşanlardan;ne mutlu ona da,biz dostlarına da;doğa güç versin.
Aynı akşam,allanıp pullanıp yoksulluğun ortasına oturtulan Fransız Sokağı 16 numarada Erkan Özdilek’in çalışmalarını görmeye de gittik;Galatasaray’dan Cihangir’e gelen ara yol üzerindeki görkemli bir eski yapı onarılmış,gepgeniş,yüksek tavanlı odaları galeriye dönüştürülmüş;ve benim için asıl sevindirici yanı,Türkân Gündoğdular’ın bu sergiyi düzenlemiş olmasıydı:ışıl ışıl gözleri birer sevinç pınarı karşıladı bizi;eski galerisinden ayrıldıktan sonra doğrusu bu kadar çok ve hızlı çalışacağını hiç aklıma getirmemiştim.Demokritos ona da güç bağışlasın.
*
Önce çağrı geldi,ardından Nihal Elvan iletişim ağıyla haber verdi,Yapı Kredi’nin Sermet Çifter salonundaki Sefir’den Sefil’e fotoğraf sergisine koştum.
Selahattin Giz’in banka belgeliklerindeki yapıtlarından çok ilginç bir sergi düzenlenmiş,kitapçığı basılmış;sergi ve kitapçığın oluşturulmasını Nihal Elvan üstlenmiş;Alberto Modiano danışmanlık yapmış;tasarım,karı-koca Karamustafa’ların;metinlerin İngilizce’si Mary Işın’ın.
Ne rastlantı,Giz de Mustafa Kemâl gibi Selanik doğumlu;ömrünü haber fotoğrafını sanata dönüştürmeye adamış;her alanda çarpıcı görüntüler saptamış;Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından alabildiğine değerli,o ölçüde de üzüntü verici imgeler:nasıl da yele veriyoruz şimdi o inanılmaz temeli!Hele Atatürk’ün görüntülerine bakamıyorum bile:yaşadı mı böyle bir varlık?öyle güzel şeyler tasarlayıp yarattı mı?onunla aynı toprakları paylaştık mı?Doğrusu hani şu G8 denen şımarık doymazların hastalığı karşısında bütün kavrama gücüm duruyor!Beter olacaklarına kuşku yok,ama bütün insanları,dahası yerküreyi de artlarından sürükleyerek.
Kitapçığın 41 ve 47.sayfalarındaki ayrıntı tasarımcıların gözünden kaçmış,Atatürk harcanmış;keşke onu daha küçük,tam sayfa bassaydılar;neyse bu kadar kusur her kulda bulunuyor.
Sergiye emeği geçenlere alkış.
*
Sevgili Mehmet Kıyat bu yılın sergilerine çoktan başladı;ikinci sergiyi Yusuf Toprak’la Murat Tolga’ya ayırmış.Sergiye gidince,kızlarına güzelliğini ödünç vermiş eşiyle tanıştım;sonra Gözde imzaladığı kitapları getirdi.Çalışkan dostum şiirlerini Çakmaktaşı ve Güneşe Düşen Gölge adlı kitaplarda toplamış;büyük bir özenle de bastırmış.Ne mutlu!
*
Küresel yozlaşma içinde iyiyi,güzeli,soyluyu yaşatmaya çalışanlar arasında Kızıltoprak Sanat Galerisi de var;Ekim sergisini 8 Eski Dost’a ayırmışlar:Nuri Abaç,Naile Akıncı,Ferruh Başağa,Hüseyin Bilişik,Turan Erol,Nevin Çokay,Ruzin Gerçin ve Mehmet Pesen.Sergi zaten sevgili arkadaşları Hüseyin Bilişik’in anısına düzenlenmiş;yaşasın değerbilen insanlar!
*
Değerli dostum Nâzan İpşiroğlu arayıp yeni bir kitap hazırladıklarını,Pera Palas’ta tanıtılacağını haber verdi;koştum elbet.
ÇYDD’den Şeyda Özil,günün birinde,Türkân Saylan’a gençler için bir kitap hazırlamayı önermiş;başlamışlar beyin jimnastiğine;derken rastlantı ve gereklilikler birbirini izleyip beslemiş,Atatürk kızlarından Lütfiye Nevin Duran kalıtının bir bölümünü böyle yararlı bir işte kullanılmak üzere ayırmışmış;buluşup konuşulmuş,ÇYDD’nin gönüllü aydınlanmacıları el ele,emek emeğe vermiş,girişmişler Gençler İçin,Sorunlar-Çözümler’i oluşturmaya;kitaba Nâzan-Zehra İpşiroğlu ikilisinin yanında,Jale Baysal,Şeyda Özil,Dr Erdal Atabek,Nuran Direk,Nihal Kuyumcu,Gülsüm Cengiz,Tahsin Yücel,Ömer Polat,Nüshet Ak,Seza Kutlar Aksoy,Nilgün Ilgaz ve elbet Türkân Saylan yazılarıyla,anılarıyla,öyküleriyle katkıda bulunmuş.Kitabı sıradan öğretici kitapların tekdüzeliğinden,sıkıcılığından kurtarmak üzer özenle seçilmiş resimler,karikatürler,fotoğraflar eklenmiş.
Elbet gideri yüksek bir kitap;Duran’ın bağışı yetmez;neyse ki ÇYDD’nin öbür kitaplarını basan Çınar Yayınları yetişmiş imdada:Aydın Ilgaz,babasının anısına saygı için kitabın basımını üstlenmiş;üstlenmiş,ve gerçekten dört dörtlük bir kitap ortaya çıkmış.
Adı üstünde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği;basılan ilk 5000’tah toplantıya katılanlara birer tane verdiler;Dernek’in okuttuğu öğrencilerden özellikle kızlara da vereceklermiş.
Kapkara ölüm bulutlarının bütün yerküreyi sardığı günlerde,nasıl umut verici,dirim tazeleyici bir girişim!
Türkçe çok güzelim,sıradışı,varsıl bir dildir;tek bir edim,bütün yaşam ilkesini,dünya görüşünü özetlemeye yetiyor:SEV.
Sev kökünden sevgi türüyor;sevdiğiniz zaman,sevdiğinizi sevindirmek üzere,sevimli olmaya çalışıyorsunuz;sevdiğinizi sevindirince,etkiye tepki,sevinç size geri dönüyor;sevip sevindirdiğinizle sevişiyorsunuz,yerinize bırakacağınız varlık oluşuyor.
ÇYDD’nin güzel gönüllüleri aslında bundan daha sevindirici bir yaşama biçimi bulamazlardı;bu sevinç önce kendilerine,sonra kucakladıklarınadır.
Bu toplantıda,sözünü ettiğim kitapla,sevinçlerine ben de ortak oldum.
Yaşasınlar!
*
Nilgün’le Mimar Babam’a gittik;ve çok sıradışı bir öykü dinledik:eski SSCB’den çok çocuklu bir Yahudi ailesi Amerika’ya göçüyor;oğulları Louis,küçükken sobayı çok merak etmiş,içindeki korları avuçlayıp kucağına doldurmuş,eteği tutuşmuş,yüzünü epeyce yakmış;dolayısıyla ömür boyu bunun izini taşımış.
Küçük Lou okullara giderken,babası eski soyadlarını değiştirip Kahn’ı almış;oğlan mimar olmuş,çalışmaya başlamış,1951’de Roma’yı görmeye gitmiş,ve yapı sanatına bakışı bütünüyle değişmiş:Amerika’nın o tepeden tırnağa maden ve camdan yapılan evlerini gökdelenlerini bir yana atmış,Eski Uygarlığınkilere benzeyen yapılar sıralamaya girişmiş.O arada 1.65 boyunda,yanık yüzle de olsa,kadınları etkilemiş;içlerinden bir evkızıyla evlenmiş,yanında çalışan mimar hanımlardan ikisini kendine âşık etmiş;üçünden de birer çocuğu olmuş,ikisi kız,biri oğlan.Oğlu Nathaniel,11 yaşındayken ünlü mimar Louis Kahn’ın bir tren istasyonunda ölü bulunduğunu okumuş.
Aradan 25 yıl geçtikten sonra,Nath babasının kim olduğunu,nasıl yaşadığını,neler yaptığını merak etmiş,bu öyküyü çekmeye girişmiş;film bu arayışın belgesi.
Bu yazı çıkana dek korkarım filmi kaçırmış olacaksınız;filmde Lou’nun yapıtlarında,konuşmalarından,verdiği derslerden çok çarpıcı örnekler var;en çarpıcı sahnelerden biri,kuşkusuz,kendisiyle evlenmediği halde Lou’ya aynı bağlılıkla,hoşgörüyle,giderek sevdayla bakan oğlanın annesiyle son yapıtı Bangladeş Büyük Millet Meclisi’nin yapımında onula birlikte çalışmış yerli mimarın tanıklığı:”Lou,bu ülkenin parası var mı,emeğimin karşılığını alır mıyım demeden dünyanın en yoksul ülkelerinden birine bu yapıtı kondurdu;böylece bütün insanları,ayrım gözetmeksizin ne kadar sevdiğini kanıtladı;bütün insanları böyle yürekten sevenler,kimi zaman en yakını göremezler;eşlerine ve siz çocuklarına karşı kusurlarına bakmayın lütfen.”Ve mimar,bunlar derken film gereği değil,gerçekten ağlıyordu.
Bir istasyon köşesinde kıvrılıp can veren bir göçmen için ne kadar içten bir övgü.
Nath de babasını çok yansız,dürüst bir biçimde anlattı doğrusu;alkış.
*
Cumhuriyet’teki G 7,5’lar yazısı bana yeni bir dost kazandırdı:Antalyalı Hicran Karabudak.
Yurdumuzun getirildiği yer dolayısıyla Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı kentte,Sivas’ta doğmuş Hicran;siyasal bilgiler okumak istemiş,olmayınca,eline benim gibi Fransızca öğretmeni olma fırsatı geçtiği hâlde tepmiş,Ziraat Bankası’nda çalışmaya başlamış;gözünü budaktan esirgemiyor ya,karasevdaya dalmış,iki oğlan doğurmuş,sonra sıraaltı eşine yol vermiş;şimdi kendi işinde çalışıyor,zaman ve enerjisini CUMOK gibi ilerici örgütlere harcıyor.
Hemen düzenli yazışmaya başladık;gönderdikleri arasında CUMOK üyelerinin birinin yolladığı bir ileti var:Çanakkale Kahramanları sonra aynı iletiyi Sevgi Tanın da gönderdi.İletide 43.Al,1.Tb.1.Bölüğün 1917 yılında yedikleri var:15 Haziran sabah üzüm hoşafı içmişler;öğlen yemeği yok,akşam yağlı buğday çorbası verilmiş;o gün ekmek tam.26 Haziran’da kahvaltı yok,öğlen yemeği yok,akşam üzüm hoşafı içip yatmışlar;ekmek o gün de tam.18 Temmuz’da sabah üzüm hoşafı,öğlen ve akşam yemek yok,ekmek yarım.8 Ağustos’ta ekmek yarım,öğle yemeği yok,akşam şekersiz üzüm hoşafı.
21 Temmuz 1917’den sonra ekmek 500 grama indirilmiş.
Sevres’de bitirilemeyen işi tamamlayıp bizi köleleştirmek isteyen AB’ye ve Amerika’ya kayıtsız koşulsuz teslim olan,paralı ya da parasız onların borazanını öttürenler bunları ne okur,ne de anlar elbet; peki hâlâ yurtsever,Atatürkçü olduklarını öne sürenler;onları kim,nasıl uyandıracak?
*
Bu bağlamda,sevgili dostum Halûk Tarcan’dan da iki ileti aldım;birinde,AB’deki Hıristiyan Yeşiller’in duyurularda kullandıkları Ortaköy Camisi’ne değiniliyor;caminin laik Türkiye Cumhuriyeti’nin değil,Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun simgesi olduğu anımsatılıyor bu konuda bir yazı yazmış olan Yalçın Bayer’e;Bayer eski Cumhuriyet yazarı,sözümona en doğrucu yazarlardan biri;alın bakalım.Hani ABD Başkanı’nın bile bile Boğaz Köprüsü ile aynı camiyi bir araya getiren bir görüntü içinde Nato toplantısını anlatması gibi.Buyrun,tabak tabak yiyin efendiler.
İkinci yazıdaysa,şimdi aynı merkezler tarafından dillere oturtulan Türkiyeli sözcüğü ele alınıyor;bir Fransızın,Almanın,giderek bir Gürcü’nün kendine ben Fransızım,Almanım,Gürcüyüm demesinin hiç sakıncası yok,dahası övgüsü var.Amma sakın kalkıp ben Türküm demeyin!Ayıptır, günahtır,çağdışılıktır!
Bu konuda da sömürücü sersemlere söylenecek fazla söz yok,onlar hepimizin aynı evrenin çocuğu olduğumuzu,canlı cansız bütün varlıkların sımsıkı birbirine bağlı ve sorumlu bulunduğunu çoğu kez kendi çocukları bulup dile getirmiş olsalar da,yiyemeyecekleri para uğruna bunu unuttular,unutmak istiyorlar,tamam;peki buradaki çulsuz,kemik yalayan uşaklara ne oluyor?Aşağılık duygusunun derecesine bakın!Korkunç,acıklı!
*
Hep birlikte hangi cehenneme sürüklendiğimizi açıkça gösteren başka bir kanıt da Cihangir,Yeni Yuva Sokağı’ndaki Vegetus’tan geldi;Balkanlar’dan kopup gelmiş Dobrucalı dostum,ömrünün bu sayfasında bitkisel ürünler satıyor;çok meraklı ve sorumlu olduğundan,geçen akşam:”Soya ve ürünleri kanser yaratıyormuş,öyle mi?” sorusuna şu ürkütücü yanıtı verdi:”Hayır,doğal soya ve ürünleri yapmıyor bu işi;soyanın türeyim gözesine,yeryüzündeki en direngen,en çok çoğalan varlığın,karafatmanınkini aşıladılar,alabildiğine hızlı üreyip büyüyen,ama öbür canlılarda kansere yolaçan bir türev elde ettiler!”
Anlayacağınız,Frankeistein gerçek olmuş;aman ne sevindim ne sevindim!Bilimsel-uygulayımsal gelişme diye işte buna derim.
*
Sevgili İsmail Avcı aradı,iki ödül birden kazandığını haber verdi:Jokey Kulübü'nün yarışmasında 1.,Ticaret Odası’nınkindeyse 2. olmuş;eh,onca yılın sabırlı,alçakgönüllü çalışması bunu çoktan hak etmişti.Candan kutluyorum.
Ertan Mestçi,Artisan’dan yılın ilk çağrısını yolladı;meğer galerinin barındığı eski görkemli yapı değişime girmiş,Bilge ile Ertan’ı yuvalarından çıkarmışlar;ama ne büyük talih,üç sokak ötede elverişli bir yer bulup düzene koymuşlar.25 Ekim akşamı yeni galeriyi ve yılın ilk sergisini açmaya gittik.
Geçen yıl aramızdan ayrılan sevgili Avni Arbaş’a adamışlar bu yılın ilk sergisini;Avniciğimin resimlerinden büyük bir güldesteyi evlerinden,sevenlerinden toplayıp asmışlar;elbet son derece nitelikli bir sergi oluşmuş;düzenlemenin son anlarına rast gelse de yeni galeri de elverişli,sevimli.
Belli ki yaz bu işle geçmiş;Bilge bizimle birlikte ilk kez geliyordu galerinin bitmiş hâlini görmeye;hem Ertan’ın başardıklarına,hem Avni Bey’in anısına tatlı sevinç-acı gözyaşları döktü;dünyanın bugünkü durumunda böyle bir olaya ağlayabilmek ne büyük ayrıcalık!
Alain Tanner’in tam anlamıyla karışık,izleyicinin ağzına güncel sakızları tıkıştırmaktan çekinmeyen kafasının ürünlerini izlemek üzere Fransız Ekin Merkezi’ne gittiğim bir akşamüstü,Ahmet Soysal çıkageldi;elinde bir tomar kitapla;her zamanki akışkan konuşmasıyla,çalışmalarını anlattı.Elindeki kitap da bunlardan biri;Merkez’in de katkılarıyla,Ayrıntı Yayınları,Michel Foucault’nun seçme yazılarını Felsefe Sahnesi başlığıyla yayınlamış.Kitap,bu dizinin 5. cildi.Fransızların kendi yapıtlarını desteklemeleri küçük yayınevleri için çok yararlı elbet;keşke güçlülerin güçsüzlere –bile bile güçsüz bıraktırdıklarına- yaklaşımları hep böyle iyiniyetli olabilseydi.
Derken kargocu,çalışkan dostum Seyit Ali Ak’ın Fotoğrafın İzinde Kırk Yıl’ını getirdi;kitabı Fotoğrafevi basmış.Kırk yıldır fotoğraf sanatı konusunda gerçek bir tutkuyla arayıp taradıklarını,düşünüp dile getirdiklerini belgeleyen yazılarından geniş bir derleme;doğal olarak,bu yazılarda yalnız fotoğraf değil,daha geniş anlamda yaşama sanatı’nı de irdelemiş Seyit;şu karman çorman,tüketime=ölüme teslim olmuş dünyamızda,asıl yaratıcı kaynak olan imece’den yoksun dürüst,içten bir bireyin yüksek sesli arayışları ilginizi çekebilir.
Sonra Fuar açıldı,Nilgün’le dolaşmaya gittik;bu yıl ortalık daha dingin,insan sayısı az gibi geldi:ee,gözü-karnı doymaz G 7’ler,el ele,Türkiye’nin kalan canını da almak için 24 saat kesintisiz çalışıyor;para şişkinliği yok elbet,çünkü ortalıkta dolaşan para kalmadı.Bütün dünyada da,bizde de,sanal da olsa yaratılan değerlerin simgesi paracıklar üç beş kişinin cebinde toplandığından,eskiden okur olabilecekleri varsayılanlar eridi gitti.
Panayırı dolaşırken birkaç dost yayınevine uğradık elbet;sevgili Sait Maden’le eşi küçük bölmelerindeydiler;Sait’çiğim ,özenle çevirdi,titizlikle bastığı kitaplardan ikisini armağan etti:bugünkü dile aktardı fuzulî seçkisiyle Edgar Allen Poe’nun şiirlerinden örneklerle Şiirin İlkesi.
Sait Maden,her zamanki karınca çalışkanlığı ve titizliğiyle,üç büyük yazarın,Peo,Baudelaire ve Paul Valéry’nin şiir ve yazılarına dayanarak şiiirin ne olduğunu,nereden geldiğini,kimleri nasıl etkilediğini,özellikle de Poe-Baudelaire etkileşimini irdelemiş;anlamından koparılan dünyamızda gerçek bir duygu-düşünce vahacığı;meraklısına.
Fuar’da sevdiğim iki yayınevi karşı karşıyadır:Papirüs’le Kaynak. Kaynak’ta,sevgili İsmet son çıkanları armağan etti:dev yapıt Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 14. cildi,Ulu Önder’in Cumhuriyet’imizi oluşturma savaşımının 1922-23 arasını belgeliyor.Anadolu tarihi,bugünkü amansız saldırıyı atlatmamıza da izin verirse,sağ kalanlar bu değerli belgelerden yeni bir yaşama sevinci ve atılım çıkarabilirler.
Bu çetin savaşımın kazanılması için değerli bilimadamı A.Başer Kafaoğlu çok yararlı bir kaynak-yapıt hazırlamış:Türkiye Ekonomisi,Yakın Tarih 1. Henüz satılmamış,çıldırmamış,yanılsamalarla avunmak istemeyenler için son derece somut bilgiler,belgeler.
Zeki Sarıhan da Cumhuriyet’imizin 1.Sevres saldırısından kurtarılışı sırasında genlerimizin yaşadıklarını Kurtuluş Savaşı Gençliği adlı kitabında incelemiş.
Sonuncu yapıt,Hasan Yalçın’ın Aydın Rantı;şimdi artık aramızda bulunmayan sevgili Hasan Yalçın,bu kitabında,anamalcı sömürü dizensizliğinde okuyup aydınlanma fırsatı bulabilmiş olanların bu aydınlığı pazarlama biçimlerini irdelemiş.
Papirüs’tense,kadın ozanların şiirlerini aldım;Kemâl Özer’le Ergin Koparan, Romen Kadın Ozanların şiirlerini Suskun Sesler adıyla aktarmışlar;Kenan Karabulut,İranlı ozanların şiirlerini Yarın İçin Bir Dal başlığıyla sunmuş şiirseverlere;Özkan Mert de İsveçli kadın ozanlardan çevirdiklerini Elbet Acı Duyar Tomurcuklar’da toplamış.
*
Bu ayki Varlık’ta, Zeynep Uzunbay,geçen yıl Papirüs Yayınları’nın bastığı Kim’e üzerinde Altay Ömer Erdoğan’la söyleşmiş;bu söyleşiyi okuduysanız, Zeynep Uzunbay’ı neden o kadar çok sevip sözünü ettiğimi görebilmişsinizdir:bence,erdemlerin en değerlilerinden ikisi alçakgönüllülük ve dürüstlük=içtenliktir.Zeynep’se bunun yaşayan,üreten ender örneklerinden;yerim geniş olsa,yığınla alıntı yapardım söylediklerinden;ama şimdi şununla yetineceğim,her şeyi özetliyor çünkü:
Bence,okuyanı aileden saymalı.
Doğa ömrünü uzun tutsun Zeynep’çiğim.
*
Yılın ilk sergilerini Hobi ve Karsan’da gördüm;birincisinde Orhan Taylan’ın,öbüründeyse Işık Işıksel’in çalışmaları vardı.
*
Kitap Fuarı’nda yapıtlarını imzalayan sevgili Adnan Akfırat,önemli çalışmalarından birini,Eşref Bitlis Suikasti’ni verme inceliğini gösterdi.
İlk basımı 1997’de yapılmış kitabın bu ikinci basımı;ama yurdumun üstüne tam anlamıyla televole toprağı serpildi:herkes horul horul uyuyur!Dolayısıyla,bağımsızlığımızın,yurdumuzun elimizde koparılma girişiminin bu önemli halkasını belgeleriyle anlatan kitap da o horultuda kaynayıp gitmiş.Hâlâ direnmek isteyen deli kaldıysa,bu öğretici yapıtı kesinlikle okumalıdır.
*
Derken yılın yeni sergileri sökün etmeye başladı;Kare;küçük,değerli bir güldeste hazırlamış:Ferruh Başağa,Sabri Berkel,N.Melih Devrim,Şükriye Dikmen,B.Rahmi Eyüboğlu,Zeki Faik İzer,Selim Turan,Fahrelnisa Zeyd.
Canım dostum Fatoş,allak bullak edilen dünyamızda,güzeli yaşatıp ayakta tutmaya uğraşanlardan;ne mutlu ona da,biz dostlarına da;doğa güç versin.
Aynı akşam,allanıp pullanıp yoksulluğun ortasına oturtulan Fransız Sokağı 16 numarada Erkan Özdilek’in çalışmalarını görmeye de gittik;Galatasaray’dan Cihangir’e gelen ara yol üzerindeki görkemli bir eski yapı onarılmış,gepgeniş,yüksek tavanlı odaları galeriye dönüştürülmüş;ve benim için asıl sevindirici yanı,Türkân Gündoğdular’ın bu sergiyi düzenlemiş olmasıydı:ışıl ışıl gözleri birer sevinç pınarı karşıladı bizi;eski galerisinden ayrıldıktan sonra doğrusu bu kadar çok ve hızlı çalışacağını hiç aklıma getirmemiştim.Demokritos ona da güç bağışlasın.
*
Önce çağrı geldi,ardından Nihal Elvan iletişim ağıyla haber verdi,Yapı Kredi’nin Sermet Çifter salonundaki Sefir’den Sefil’e fotoğraf sergisine koştum.
Selahattin Giz’in banka belgeliklerindeki yapıtlarından çok ilginç bir sergi düzenlenmiş,kitapçığı basılmış;sergi ve kitapçığın oluşturulmasını Nihal Elvan üstlenmiş;Alberto Modiano danışmanlık yapmış;tasarım,karı-koca Karamustafa’ların;metinlerin İngilizce’si Mary Işın’ın.
Ne rastlantı,Giz de Mustafa Kemâl gibi Selanik doğumlu;ömrünü haber fotoğrafını sanata dönüştürmeye adamış;her alanda çarpıcı görüntüler saptamış;Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından alabildiğine değerli,o ölçüde de üzüntü verici imgeler:nasıl da yele veriyoruz şimdi o inanılmaz temeli!Hele Atatürk’ün görüntülerine bakamıyorum bile:yaşadı mı böyle bir varlık?öyle güzel şeyler tasarlayıp yarattı mı?onunla aynı toprakları paylaştık mı?Doğrusu hani şu G8 denen şımarık doymazların hastalığı karşısında bütün kavrama gücüm duruyor!Beter olacaklarına kuşku yok,ama bütün insanları,dahası yerküreyi de artlarından sürükleyerek.
Kitapçığın 41 ve 47.sayfalarındaki ayrıntı tasarımcıların gözünden kaçmış,Atatürk harcanmış;keşke onu daha küçük,tam sayfa bassaydılar;neyse bu kadar kusur her kulda bulunuyor.
Sergiye emeği geçenlere alkış.
*
Sevgili Mehmet Kıyat bu yılın sergilerine çoktan başladı;ikinci sergiyi Yusuf Toprak’la Murat Tolga’ya ayırmış.Sergiye gidince,kızlarına güzelliğini ödünç vermiş eşiyle tanıştım;sonra Gözde imzaladığı kitapları getirdi.Çalışkan dostum şiirlerini Çakmaktaşı ve Güneşe Düşen Gölge adlı kitaplarda toplamış;büyük bir özenle de bastırmış.Ne mutlu!
*
Küresel yozlaşma içinde iyiyi,güzeli,soyluyu yaşatmaya çalışanlar arasında Kızıltoprak Sanat Galerisi de var;Ekim sergisini 8 Eski Dost’a ayırmışlar:Nuri Abaç,Naile Akıncı,Ferruh Başağa,Hüseyin Bilişik,Turan Erol,Nevin Çokay,Ruzin Gerçin ve Mehmet Pesen.Sergi zaten sevgili arkadaşları Hüseyin Bilişik’in anısına düzenlenmiş;yaşasın değerbilen insanlar!
*
Değerli dostum Nâzan İpşiroğlu arayıp yeni bir kitap hazırladıklarını,Pera Palas’ta tanıtılacağını haber verdi;koştum elbet.
ÇYDD’den Şeyda Özil,günün birinde,Türkân Saylan’a gençler için bir kitap hazırlamayı önermiş;başlamışlar beyin jimnastiğine;derken rastlantı ve gereklilikler birbirini izleyip beslemiş,Atatürk kızlarından Lütfiye Nevin Duran kalıtının bir bölümünü böyle yararlı bir işte kullanılmak üzere ayırmışmış;buluşup konuşulmuş,ÇYDD’nin gönüllü aydınlanmacıları el ele,emek emeğe vermiş,girişmişler Gençler İçin,Sorunlar-Çözümler’i oluşturmaya;kitaba Nâzan-Zehra İpşiroğlu ikilisinin yanında,Jale Baysal,Şeyda Özil,Dr Erdal Atabek,Nuran Direk,Nihal Kuyumcu,Gülsüm Cengiz,Tahsin Yücel,Ömer Polat,Nüshet Ak,Seza Kutlar Aksoy,Nilgün Ilgaz ve elbet Türkân Saylan yazılarıyla,anılarıyla,öyküleriyle katkıda bulunmuş.Kitabı sıradan öğretici kitapların tekdüzeliğinden,sıkıcılığından kurtarmak üzer özenle seçilmiş resimler,karikatürler,fotoğraflar eklenmiş.
Elbet gideri yüksek bir kitap;Duran’ın bağışı yetmez;neyse ki ÇYDD’nin öbür kitaplarını basan Çınar Yayınları yetişmiş imdada:Aydın Ilgaz,babasının anısına saygı için kitabın basımını üstlenmiş;üstlenmiş,ve gerçekten dört dörtlük bir kitap ortaya çıkmış.
Adı üstünde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği;basılan ilk 5000’tah toplantıya katılanlara birer tane verdiler;Dernek’in okuttuğu öğrencilerden özellikle kızlara da vereceklermiş.
Kapkara ölüm bulutlarının bütün yerküreyi sardığı günlerde,nasıl umut verici,dirim tazeleyici bir girişim!
Türkçe çok güzelim,sıradışı,varsıl bir dildir;tek bir edim,bütün yaşam ilkesini,dünya görüşünü özetlemeye yetiyor:SEV.
Sev kökünden sevgi türüyor;sevdiğiniz zaman,sevdiğinizi sevindirmek üzere,sevimli olmaya çalışıyorsunuz;sevdiğinizi sevindirince,etkiye tepki,sevinç size geri dönüyor;sevip sevindirdiğinizle sevişiyorsunuz,yerinize bırakacağınız varlık oluşuyor.
ÇYDD’nin güzel gönüllüleri aslında bundan daha sevindirici bir yaşama biçimi bulamazlardı;bu sevinç önce kendilerine,sonra kucakladıklarınadır.
Bu toplantıda,sözünü ettiğim kitapla,sevinçlerine ben de ortak oldum.
Yaşasınlar!
*
Nilgün’le Mimar Babam’a gittik;ve çok sıradışı bir öykü dinledik:eski SSCB’den çok çocuklu bir Yahudi ailesi Amerika’ya göçüyor;oğulları Louis,küçükken sobayı çok merak etmiş,içindeki korları avuçlayıp kucağına doldurmuş,eteği tutuşmuş,yüzünü epeyce yakmış;dolayısıyla ömür boyu bunun izini taşımış.
Küçük Lou okullara giderken,babası eski soyadlarını değiştirip Kahn’ı almış;oğlan mimar olmuş,çalışmaya başlamış,1951’de Roma’yı görmeye gitmiş,ve yapı sanatına bakışı bütünüyle değişmiş:Amerika’nın o tepeden tırnağa maden ve camdan yapılan evlerini gökdelenlerini bir yana atmış,Eski Uygarlığınkilere benzeyen yapılar sıralamaya girişmiş.O arada 1.65 boyunda,yanık yüzle de olsa,kadınları etkilemiş;içlerinden bir evkızıyla evlenmiş,yanında çalışan mimar hanımlardan ikisini kendine âşık etmiş;üçünden de birer çocuğu olmuş,ikisi kız,biri oğlan.Oğlu Nathaniel,11 yaşındayken ünlü mimar Louis Kahn’ın bir tren istasyonunda ölü bulunduğunu okumuş.
Aradan 25 yıl geçtikten sonra,Nath babasının kim olduğunu,nasıl yaşadığını,neler yaptığını merak etmiş,bu öyküyü çekmeye girişmiş;film bu arayışın belgesi.
Bu yazı çıkana dek korkarım filmi kaçırmış olacaksınız;filmde Lou’nun yapıtlarında,konuşmalarından,verdiği derslerden çok çarpıcı örnekler var;en çarpıcı sahnelerden biri,kuşkusuz,kendisiyle evlenmediği halde Lou’ya aynı bağlılıkla,hoşgörüyle,giderek sevdayla bakan oğlanın annesiyle son yapıtı Bangladeş Büyük Millet Meclisi’nin yapımında onula birlikte çalışmış yerli mimarın tanıklığı:”Lou,bu ülkenin parası var mı,emeğimin karşılığını alır mıyım demeden dünyanın en yoksul ülkelerinden birine bu yapıtı kondurdu;böylece bütün insanları,ayrım gözetmeksizin ne kadar sevdiğini kanıtladı;bütün insanları böyle yürekten sevenler,kimi zaman en yakını göremezler;eşlerine ve siz çocuklarına karşı kusurlarına bakmayın lütfen.”Ve mimar,bunlar derken film gereği değil,gerçekten ağlıyordu.
Bir istasyon köşesinde kıvrılıp can veren bir göçmen için ne kadar içten bir övgü.
Nath de babasını çok yansız,dürüst bir biçimde anlattı doğrusu;alkış.
*
Cumhuriyet’teki G 7,5’lar yazısı bana yeni bir dost kazandırdı:Antalyalı Hicran Karabudak.
Yurdumuzun getirildiği yer dolayısıyla Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı kentte,Sivas’ta doğmuş Hicran;siyasal bilgiler okumak istemiş,olmayınca,eline benim gibi Fransızca öğretmeni olma fırsatı geçtiği hâlde tepmiş,Ziraat Bankası’nda çalışmaya başlamış;gözünü budaktan esirgemiyor ya,karasevdaya dalmış,iki oğlan doğurmuş,sonra sıraaltı eşine yol vermiş;şimdi kendi işinde çalışıyor,zaman ve enerjisini CUMOK gibi ilerici örgütlere harcıyor.
Hemen düzenli yazışmaya başladık;gönderdikleri arasında CUMOK üyelerinin birinin yolladığı bir ileti var:Çanakkale Kahramanları sonra aynı iletiyi Sevgi Tanın da gönderdi.İletide 43.Al,1.Tb.1.Bölüğün 1917 yılında yedikleri var:15 Haziran sabah üzüm hoşafı içmişler;öğlen yemeği yok,akşam yağlı buğday çorbası verilmiş;o gün ekmek tam.26 Haziran’da kahvaltı yok,öğlen yemeği yok,akşam üzüm hoşafı içip yatmışlar;ekmek o gün de tam.18 Temmuz’da sabah üzüm hoşafı,öğlen ve akşam yemek yok,ekmek yarım.8 Ağustos’ta ekmek yarım,öğle yemeği yok,akşam şekersiz üzüm hoşafı.
21 Temmuz 1917’den sonra ekmek 500 grama indirilmiş.
Sevres’de bitirilemeyen işi tamamlayıp bizi köleleştirmek isteyen AB’ye ve Amerika’ya kayıtsız koşulsuz teslim olan,paralı ya da parasız onların borazanını öttürenler bunları ne okur,ne de anlar elbet; peki hâlâ yurtsever,Atatürkçü olduklarını öne sürenler;onları kim,nasıl uyandıracak?
*
Bu bağlamda,sevgili dostum Halûk Tarcan’dan da iki ileti aldım;birinde,AB’deki Hıristiyan Yeşiller’in duyurularda kullandıkları Ortaköy Camisi’ne değiniliyor;caminin laik Türkiye Cumhuriyeti’nin değil,Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun simgesi olduğu anımsatılıyor bu konuda bir yazı yazmış olan Yalçın Bayer’e;Bayer eski Cumhuriyet yazarı,sözümona en doğrucu yazarlardan biri;alın bakalım.Hani ABD Başkanı’nın bile bile Boğaz Köprüsü ile aynı camiyi bir araya getiren bir görüntü içinde Nato toplantısını anlatması gibi.Buyrun,tabak tabak yiyin efendiler.
İkinci yazıdaysa,şimdi aynı merkezler tarafından dillere oturtulan Türkiyeli sözcüğü ele alınıyor;bir Fransızın,Almanın,giderek bir Gürcü’nün kendine ben Fransızım,Almanım,Gürcüyüm demesinin hiç sakıncası yok,dahası övgüsü var.Amma sakın kalkıp ben Türküm demeyin!Ayıptır, günahtır,çağdışılıktır!
Bu konuda da sömürücü sersemlere söylenecek fazla söz yok,onlar hepimizin aynı evrenin çocuğu olduğumuzu,canlı cansız bütün varlıkların sımsıkı birbirine bağlı ve sorumlu bulunduğunu çoğu kez kendi çocukları bulup dile getirmiş olsalar da,yiyemeyecekleri para uğruna bunu unuttular,unutmak istiyorlar,tamam;peki buradaki çulsuz,kemik yalayan uşaklara ne oluyor?Aşağılık duygusunun derecesine bakın!Korkunç,acıklı!
*
Hep birlikte hangi cehenneme sürüklendiğimizi açıkça gösteren başka bir kanıt da Cihangir,Yeni Yuva Sokağı’ndaki Vegetus’tan geldi;Balkanlar’dan kopup gelmiş Dobrucalı dostum,ömrünün bu sayfasında bitkisel ürünler satıyor;çok meraklı ve sorumlu olduğundan,geçen akşam:”Soya ve ürünleri kanser yaratıyormuş,öyle mi?” sorusuna şu ürkütücü yanıtı verdi:”Hayır,doğal soya ve ürünleri yapmıyor bu işi;soyanın türeyim gözesine,yeryüzündeki en direngen,en çok çoğalan varlığın,karafatmanınkini aşıladılar,alabildiğine hızlı üreyip büyüyen,ama öbür canlılarda kansere yolaçan bir türev elde ettiler!”
Anlayacağınız,Frankeistein gerçek olmuş;aman ne sevindim ne sevindim!Bilimsel-uygulayımsal gelişme diye işte buna derim.
*
Sevgili İsmail Avcı aradı,iki ödül birden kazandığını haber verdi:Jokey Kulübü'nün yarışmasında 1.,Ticaret Odası’nınkindeyse 2. olmuş;eh,onca yılın sabırlı,alçakgönüllü çalışması bunu çoktan hak etmişti.Candan kutluyorum.
Ertan Mestçi,Artisan’dan yılın ilk çağrısını yolladı;meğer galerinin barındığı eski görkemli yapı değişime girmiş,Bilge ile Ertan’ı yuvalarından çıkarmışlar;ama ne büyük talih,üç sokak ötede elverişli bir yer bulup düzene koymuşlar.25 Ekim akşamı yeni galeriyi ve yılın ilk sergisini açmaya gittik.
Geçen yıl aramızdan ayrılan sevgili Avni Arbaş’a adamışlar bu yılın ilk sergisini;Avniciğimin resimlerinden büyük bir güldesteyi evlerinden,sevenlerinden toplayıp asmışlar;elbet son derece nitelikli bir sergi oluşmuş;düzenlemenin son anlarına rast gelse de yeni galeri de elverişli,sevimli.
Belli ki yaz bu işle geçmiş;Bilge bizimle birlikte ilk kez geliyordu galerinin bitmiş hâlini görmeye;hem Ertan’ın başardıklarına,hem Avni Bey’in anısına tatlı sevinç-acı gözyaşları döktü;dünyanın bugünkü durumunda böyle bir olaya ağlayabilmek ne büyük ayrıcalık!
1 Nisan 2004 Perşembe
ALİ CANDAŞ
Bakıyorsanız,görmeye razıysanız,hazırsanız,ulusal,uluslarararası artı-değerden güzel sanatlara,o arada resme ayrılan payın gittikçe azaldığını saptarsınız;kumarhane anamalcılığı’nın güzellikle,bilimle ilgisi ancak ağzından salyalar akıtarak ardında koştuğu tüketime hizmet edecekse sürüyor,sürecek:tanıtıma yarayana izin,destek var.
Bu küresel yozlaşma içinde,kimilerinin gözelerinde kalmış olan anıların etkisi besbelli, hem bir avuç galeri yaşamını sürdürüyor,hem de yarım avuç sanatçı.
Ali Candaş bunlardan biri,hem de en çalışkan,en üretkenlerinden.
Doku Galerisi adına AKM’de açtığı sergi dolayısıyla hazırlanmış kitapçıkta yaşam öyküsüne bakıyorum da,benim öteden beri gittiğim galerilerin çoğunda sergilemiş yapıtlarını;ama ben onu, özellikle Mehmet Kıyat Ankara’daki galerisinin bir kolunu Nişantaşı’na taşıdıktan sonra ayrımına,tadına vararak tanıdım.
Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinin Bayırmahalle Köyü’nde doğmuş bu halk çocuğu,adaşı ozan-yazar-öğretmen Ali Yüce gibi,canını da,yeteneğini kullanabilme olanağını da Köy Enstitüsü’ne borçlu.İnek gütmeye yazgılı kalsaydı,büyük olasılıkla şimdi yaşamıyor olurdu:onun için kendisi de,biz de Demokritos’un olasılık-gereklilik ikilisine ne kadar şükretsek azdır!
Doku’daki başka sergilere,ya da onunkilere her gidişimde,eli yüzü de doğadan düzgün çıkmış bu diri,güleryüzlü,şakacı dostumu karşımda bulur,sevinirim.
Adlarını anmak istemediğim kimileri gibi kökenlerini,köyünü,orada yaşayan insanları,renkleri, giysileri unutmamıştır;Henri Lobarit’nin deyişiyle karıştırıcısı (imgelemi) bu saklanmışları alır,azıcık soyutlaştırarak,bir renk-biçim cümbüşüne dönüştürür;hepimiz gibi kendisi ister istemez kederli de olsa,resimleri yaşama sevincini yaşatmayı sürdürür.
Bu sergide bana,her zamanki sevecen şakacılığıyla :Beni onarsana,dedi;bu olanaksız sanırım,ama o sağlam kişiliğiyle,dürüst resimleriyle beni sürekli onarıyor.
Ona da,destek olup bu yapıtların oluşmasına,hâlâ güzelin ardında koşan gerçek bir avuç sanatsevere ulaşmasına fırsat veren Mehmet Kıyat’a da yürekten alkış!
*
Doku’nun kendi yuvasında bu ayki konuğuysa Hasan Taşdemir’di;seçtiği anlatım türünde yalan söylemeyen,içten izlenimleri yansıtan resimler sergiledi.
*
Yapı-Kredi,çoğu kez yaptığı gibi,resim tarihinden bir yaprak hazırlamıştı bu ay:1933’te oluşup 1951’e dek ayakta kalmış d Kümesi.
Sergi dolayısıyla hazırlanan kitabın arka kapağında,ilk serginin açılışı sırsında,,ünlü Narmanlı Yurdu’nun girişindeki Mimoza adlı şapkacı dükkânının önünde çekilmiş toplu görüntüleri var,o yılların giysileriyle:Nurullah Berk,Zeki Faik İzer,Elif Naci,Zühtü Müridoğlu,Cemal Tollu,Abidin Dino,Cemal Nadir Güler,Bedri Rahmi Eyüboğlu,Turgut Zaim,Eşref Üren,Arif Kaptan.Eren Eyüboğlu,Halil Dikmen,Salih Urallı,Şeref Akdik,Sabri Berkel,Léopold Lévy,Nusret Suman,Fahrünnisa Zeid,Hakkı Anlı,Zeki Kocamemi.
Gördüğünüz gibi,sanat tarihimizin özeti gibi bir küme;ilk altı sanatçının bir araya geliş yılı 1933:başka bir deyişle,Cumhuriyet’imizin ünlü,coşkulu 10.Yılı;Atatürk’ün ışığı bütün gücüyle parlıyor daha.Dolayısıyla,O Büyük Güneş’in çevresindeki irili ufaklı uydular da pırıl pırıl;herkesin içinden yeni bir atılım,yeni bir girişim geliyor.Sonucunu gidip sergide görmüşsünüz,ya da kitabı alıp tatmışsınızdır umarım.
Bu tarihsel sergiyi bize Cem İleri,Nihal Elvan,Veysel Uğurlu hazırlamışlar;kitabın basımını Nihal Elvan üstlenmiş;tasarımını Ayşe/Sadık Karamustafa gerçekleştirmiş;çeviriler Mary Işın’ın,düzeltmeleri Mahmure İleri yapmış.
Zeynep Yasa Yaman,d Grubu 1933-1951 başlıklı ciddî bir inceleme yapmış;ardından Adnan Çoker’le uzun bir söyleşide bulunmuş;Mehmet Ergüven’in Geyiği Yutan Yılan’ı tamamlıyor bu bölümü.
Ne mutlu bana! sergideki,kitaptaki yapıtları yaratanların çoğunu canlı olarak tanıdım,sergilerinde bulundum,inceliklerini,soyluluklarını tattım.
Gerek sergi,gerek katalog için Resim Heykel Müzesi’den ve Kâzım Taşkent’in özel dermesinden yararlanılmış.
Unutulmaz bir armağan! Oluşumuna katkıda bulunan herkese gönülden teşekkür!
Gerçi hava koşulları,iki kez denenen açılışında kucaklaşmamızı engelledi;ama 14 Mart’a dek üçüncü girişimde buluşuruz belki;ayrıca,buluşamasak da,sergiyi gezme,kitabı edinme olanağı elinizde.
*
Dün akşam Ceviz Kabuğuna gerçek bir yurtsever konuk edildi:Em.Tümg. Osman Pamukoğlu.
Pamukoğlu,yaşadığı dönemde Türkiye’nin başına örülen çorapları,bunların örülmesine içerde katkıda bulunanları eksiksiz biliyor;ayrıca çok dürüst,ölçülü,konuşmak,kendini göstermek için konuşmuyor,yazmıyor.Anadolu halkının güzelim diliyle her şeyi açık seçik dile getirdi yaklaşık dört saat boyunca.
Konuşulanlar çok ciddî,çok acıklı Türk halkı açısından da,bütün sömürülenler açısından.
Ama söyleşinin belki çok daha acıklı bir yanı vardı:söyleşiyi düzenleyen özenli çalımlı kardeşimiz,yurdumuzun da,dünyanın da bu duruma gelmesinde en az açgözlü Batılı sülükler kadar sorumlu insanlara,Özallara ve benzerlerine,gözünü kırpmadan hizmet etmiş,danışmanlık (?) yapmış.
Art arda kanal değiştirmek zorunda kalınca sızlanmaya başlamış: çok sıkı bir denetim var,televizyonlarda kimin hangi izlenceyi düzenleyeceğine bile karışıyorlar,diyor.Aa? sahi mi? Bense,yalnız uluslararası bütün göstermelik kurum ve kuruluşları ,aldıkları kararları çiğneyerek, diledikleri yere bomba yağdırmakla yetineceklerini sanıyor,bekliyordum!Bu kadarı da olmaz ki!
İşin acıklı yanı,Uğur Mumcu ya da Eşref Bitlis paramparça edilip havaya savrulurken,bütün bunlara yolaçanlara uşaklık etmeyi kendilerine yedirebilmiş kişileri haber,bilgi kaynağı saymak zorunda kalışımız;dahası,bunların yaptığı izlencelere sevinişimiz!
Güzelim halk türküsü ne diyor?
Sana senden oldu,gel benden bilme!
Ama elbet bu sözler çalım,eğlence olsun diye söylenmiş;hiç aldırmamak gerek!
*
Ankaralı,müzik ve drama öğretmeni dostum Mahiye Morgül çok çalışkan,dolayısıyla üretken bir insandır;okulundaki derslerle yetinmez,her yere koşup söyleşiler,uygulamalı gösteriler düzenler,Zümrüt Rize gazetesine yazılar hazırlar;bu yazılarda canımızı almakta olan,güncel konulara değinir.
Son yazılarından birinde,çok sevip saydığı bir hekimin adını anıyordu:Gültekin Caymaz.
Gültekin Bey’in öbür hekimlerden ayrılan yanı,hepsinin bilmediği ya da sakladığı çok önemli bir noktaya parmak basıp aydınlık getirmesi:bir yarışmanın,karşılaşmasının sonunda ya da ortasında küt diye düşüp ölen sporcular.
Sevgili Lokman,bunun,bedendeki asal tuzların,aşırı çaba ya da yorgunluk sonucu eksilmesine bağlı olduğunu saptamış:uzun uçak yolculuğu yapanlar,maraton koşanlar,uçak sürenler bu tehlike altında:magnezyum ya da kalsiyum düzeyi belli bir sınırın altına inice,can tehlikeye giriyor.
Bunu kanıtlamak üzere birkaç sporcunun adını anmış;ama benim gibi meraklılar açısından,çok daha ilginç bir örnek de vermiş:Derya Arbaş.
Avni Bey’in ölümünden sonra,onu uğurlamak üzere,iki uzun uçak yolculuğuna katlanmak zorunda kalmış;ve dönüşünde,çöktüğü koltukta dedesinin yanına uçmuş:magnezyum eksikliğindendir,diyor Gültekin Bey.
Yaşdönümüne giren hanımlara,ağır spor yapan herkese,uzun uçak yolculuklarına çıkmak zorundaki insanlara ,sınırlı da olsa,ben de duyurayım.
*
Bütün gözde,yetenekli insanlara yaptıkları gibi,şimdi de Nicole Kidman’ı üstüne çullandılar:gelen geçen güzelliğini,yeteneğini kullanarak,izleyiciyi sömürüyor.
Köpekköy’ün ardından,adını yazmayı gerekli görmediğim bir amca daha,hem yazıp hem yönettiği Soğuk Dağ’da bizi tuzağa düşürdü,hem de tam 2,5 saat boyunca.
Film,güzel bir savaşkarşıtı yapıt olabilirdi;Güne-Kuzey Savaşı’nı,Zenci düşmanlığını,sömürüsünü anlatabilirdi;onun yerine bitip tükenmeyen vıcık vıcık bir sevi öyküsünü anlattı;ve sonunda Hollywood’un bütün rezil masalları gibi,öldürmedik insan bırakmadıktan sonra, her şeye karşın mutlu kalmış insanların Tanrı’ya şükürler ettikleri mutlu bir sofrada bitirdi işkenceyi.
Ama solan öbür nitelikli yapıtlara oranla doluydu;okumadım,yetişemedim! Ancak adım gibi eminim,bütün sinema yazarları(/) filmi göklere çıkarmıştır.Sinemanın duyuru dolabına yapıştırılmış yazılardan birinin balığı:Hem savaş,hem seviş idi! Saki birinciye yapanda ikinciye derman,vakit kalırmış gibi! Atın abiler atın!
Benzer bir rezilliği,geçmiş günlerin saygılı filmi Sol Ayağım’ı çekmiş olan beyefendiden gelmişti:Yeni Bir Ülke.
Beyzade,iki sevimli kızın üzerimizdeki etkisine yaslanarak,sözümona Amerika’ya göçmek zorunda kalan işsiz bir ailenin,yoksullar mahallesindeki yaşamını anlatacaktı!
Anlata anlata kuyruklu yalanlar sıraladı;yarısında, kusmak üzere ayakyoluna koşmak zorunda kaldık.
Ama izleyicinin ağzının suyu göller olduğuna göre,bizim gibi aykırılara söz düşer mi?
*
Değerli dostum Meldâ Kaptana Güney’i bırakıp yeniden İstanbul’a dönmüş;çocukluğunu,yaşamını anlatan bir de kitap yazmış: Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm.
Eski Krisisli Aya Andreas erkek manastırının (bir adı da Gül Yaprağı),şimdiki Sünbül Efendi Camisi’nin bitişiğindeki Güllü Köşk’te başlayan yaşamını anlatıyor;sonra ünlü yontucu İlhan Koman’la tanışıp evlenmesi;İstanbul’a dönüp belki en tatlı anıları paylaştığımız galerisini anlatması gelecek.Merakla okuyacağım.
Alpaslan Işıklı,İmge Kitabevi’nin bastığı üç yapıtını imzalayıp göndermiş:Gün Doğmadan,Sosyalizm,Kemlizm ve Din,Gerçek Örgütlenme.
Kafasına,emeklerine sağlık.
*
Rekin Teksoy,Yazın ve Sinema kuşağında bu hafta Erick Zonka’nın Melekleri Düşlenmiş Yaşamı’nı gösterdi;ortalığı kaplayan yoz,aşağılık yalanlar arasında tam bir insan filmiydi.
Sinema Şenliği’nde görememiş olanlar umarım televizyondaki bu gösterimi kaçırmamıştır.Yirmi yaşlarında iki Fransız kızının yaşamından kısa bir kesiti anlatıyordu;rastlantıyla sığındıkları,anası babası araba kazasında ölmüş,hastanede yarı komada yatan bir kızın evinde,iş arayışları;kendileri gibi halktan insanlar arasında sevgilimsi erkekler buluşları;birinin yakışıklı bir paralı tarafından kandırılışı;bu acıya dayanamayıp kendini pencereden atışı;daha canlı,daha iyimser olanın düzene teslim olup öğütücü dizi üretim çarkına teslim oluşu.
Başta iki kız,bütün oyuncular oyuncu gibi,yıldız değil;hepimiz gibi sıradan insancıklar.Ama nasıl duyarlı oynuyorlardı.Hollywood sineması,Nicole Kidman ve benzerleri bu dürüstlüğü,yalınlığı usundan bile geçiremeyecek elbet! Ne yazık hepimize!
*
Cevizkabuğu’nda bayıldığımız Pamuoğlu’nun kitabını hemen aldık elbet:Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok.
Osman Bey,paramparça edilen Eşref Bitlis gibi,yurdunu gerçekten seven,Cumhuriyeti koruyup yaşatmak için canını ortaya koyanlardan;
Ama böylelerine bugünkü kandırmaca,soygun,talan içinde yer yok;ya parçalanıyor,ya genç yaşta emekli ediliyorlar.Pamukoğlu emekli edilmekle kurtarmış canını.
Hakkari dağlarında,Kuzey Irak’ta yaşadıklarını olması gerektiği gibi alçakgönüllece,haklı bir öfkeyle yazmış.
Şöyle bir alıntıyla başlamış kitabına:
Ey oğlu,bir gün yazıcı olursan;kuşkunun,birikmenin ve beklemenin yazıcısı,sakın masal anlatma ülkemin çocuklarına.
Kısa bir alıntı da kitabın sonundan:
Binbaşı Ferhan:
-Komutanım,Hakkari ve Kuzey Irak kabartma haritasına hiç kıpırdamadan sekiz saat bakıyorsunuz.Yüzbaşı Güngör de bir kere 13 saat hiç gözünüzü ayırmadan izlediğinizi görmüş.Geçen ay altı ayrı bölgede başlatılan operasyonda beş tabur ayrı ayrı yerlerde sıcak temas sağladı.”Temas sağlayamadım” diye rapor eden tabur komutanına “en geç 30 dakika içinde temas sağlayacaksın” dediniz ve 20 dakika sonra o tabur da temas sağladı.
-Bunun cevabı çok basit;yüreğini açacaksın ve gönül gözüyle bakacaksın.İnsanın isteyip de yapamayacağı bir şey yoktur.
-Bu bela bitecek mi komutanım?
-Doğru,çoğunlukla dehşet vericidir.Hayır,bitmeyecek;”oturma””bekletme””sabır” dönemlerine girecek,fakat tamamen kaldırılamayacak.Sebebi de,1984’ten itibaren israf edilen 10 yıldan ötürü mesele dipsiz kör kuyulara dönmüş.Gene de yapılacak çok şey var,ama kim yapacak?
Cumhuriyet denilen şey onu ilân edenlerin canlarıyla,kanlarıyla imzalanır.Ve kuranlar hangi bedeli ödediyse,ancak o bedel ortaya konularak savunulabilir.Herkesin bir ruh ve inançta olması lâzım.Yönetimlerde kendine acımayan,millet sevgisinde sınır tanımayan,cesur ve iyi insanlar olmalı.Aksi hâlde her şey bahane olacak.
Evet,doğru,çıplak doğru acı verici.
Şimdi de şu sözü okuyun,yürütmenin tepesindeki adam söylüyor:
“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde,Diyarbakır bir yıldız,bir merkez olacak.”
Başka bir deyişle Diyarbakır,ikinci İsrail’in,Kukla Kürt Devleti’nin başkenti yapılacak;başta Mustafa Kemâl’in ordusu,Türk halkının henüz uyutulmamış,satın alınmamış kesimi bakalım buna da göz yumacak mı?
Osman Bey,çok yerinde bir davranışla,kitabın sonunda o dağlarda vurulmuş yurtsever Türklerle Kürtlerin adlarını koymuş.
Keşke yayınevi,bundan sonraki basımlara,1980’den başlayarak,cumhurbaşkanı,başbakan,savunma bakanı,başbakan yardımcısı,genel kurmay başkanı olanların adlarını,siyasal sorumlu kişilerin PKK-ABD konusunda söylediklerinden birer tümceyi koysa;Pamukoğlu’nun anlattıkları yerli yerine otururdu.
*
Bilinçli,çalışkan kardeşim Metin Aydoğan Müdafaa-i Hukuk’taki aydınlatmasını sürdürüyor;Horasan’ın Rey kentinde doğmuş,başta tıp,matematik,felsefe,gökbilim,eczacılık ve yazın alanlarında çalışıp ürünler vermiş olan Zekeriya el-Razi’den,yapıtlarından söz ediyor;Yanında Hekim Bulunmayanların Kitabı’nı anıyor;Bir Saat İçinde Tedavi’nin önsözünde şöyle demiş bu büyük bilgin:Kimi hekimler,bir hastalığın ancak oluşunca iyileştiririlebileceğini söylerler.Bunu yalnız hastadan daha çok ücret alabilmek için yaparlar.Vezir,kimi hastalıkların bir saatte iyi edilebileceğini söylemem üzerine coştu,benden bu konuda bir kitap yazmamı istedi.Bu kitap işte odur.
Çiçek ve Kızamık Hastalıkları Üzerine ve Tıbbı İçine Alan adlı yapıtları öyle bir üne kavuşmuş ki,Avrupa’da,1495-1866 yıları arasında tam kırk kez basılmış.
Razi’nin yaşadığı dönemde tıp öyle ileriymiş ki,yalnız Bağdat’ta,kamu görevlilerinin dışında,860 hekim çalışıyormuş. Aynı yıllarda,örneğin Rheingaud kentinde bir tek hekim yokmuş.
Aslında bu tür kıyaslamalı rakamlar sık sık anımsatılsa,barbar Doğu çığlıklarının gerisindeki doğru bütün açıklığıyla gözler önüne serilirdi;ama bunun için,satılmamış,köpekleşmemiş,aşağılık duygusuyla yerlerde sürünmeyen insanlar,yazarlar,düşünürler gerekir.
Anımsattığı adlar arasında elbet Harzemli Ahmet el-Biruni de var;felsefe,gökbilim,matematik,doğabilim,tarih ve coğrafya alanlarında çalışmış bu üstünyetenekli insan,halk için değil,bilimadamları için yapıt vermiş.
Dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü bulmuş;ufuk alçalması açısını bularak boylam yayı uzunluğunu hesaplamış;dünyanın yarı çapının boyunu saptamış.Güneşin bir yıl boyunca gökküresi üzerinde çizdiği çembersel düzlemin gök ekvatoruna göre eğikliğini (tutulma eğikliğini) doğruya en yakın biçimde hesaplamayı başarmış.
Sanskritçe’den Arapça’ya çevirdiği Patancali’nin önsözü,özgürlük anlayışının özeti gibiymiş;son tümcesi şöyle:İnsanların düşünce ve inançlarındaki çeşitlilik,dünyadaki esenliğin ve gelişimin kaynağıdır.
Kısacası,İbni Sina’dan Farabi’ye,İbn Rüşd’den İbn Haldun’a,Ebu Osman Câhiz’den Ebu Zerr el Gifarî’ye,ozanlığının yanında bilimle de ilgilenmiş Ömer Hayyam’a,Horasanlı Nasirettin Tusi’den Uluğ Bey’e,daha başka yetenekli,güzel insana uzanan bu dizelgeyi Metin Aydoğan derginin iki sayısında yayımlanmış güzelim incelemesinde okuyup sözü edilen bilginlerle Batı’nın ünlü adları arasındaki kıyaslamaları okumadan günümüz aydını olunacağına,söz söyleme hakkımızın bulunacağına aklım kesmiyor.
*
Sevgili dostum Ferda Kara,sonunda düşünü gerçekleştirdi,Marmara Oteli’nde sergi açabildi;azgın Batılıların yağmasından ötürü,gittikçe daralan,eriyip giden,daha doğrusu eritilen sanat ortamında,hâlâ resim yapabilmek;hele hele sergileyecek yer bulabilmek ne büyük ayrıcalık!
Baksanıza,Beyoğlu’ndaki koskoca banka galerilerini birer birer teslim alıp posteki-moderin’e geçirdiler!
Adam Sanat, Nisan 2004, s.219
Bu küresel yozlaşma içinde,kimilerinin gözelerinde kalmış olan anıların etkisi besbelli, hem bir avuç galeri yaşamını sürdürüyor,hem de yarım avuç sanatçı.
Ali Candaş bunlardan biri,hem de en çalışkan,en üretkenlerinden.
Doku Galerisi adına AKM’de açtığı sergi dolayısıyla hazırlanmış kitapçıkta yaşam öyküsüne bakıyorum da,benim öteden beri gittiğim galerilerin çoğunda sergilemiş yapıtlarını;ama ben onu, özellikle Mehmet Kıyat Ankara’daki galerisinin bir kolunu Nişantaşı’na taşıdıktan sonra ayrımına,tadına vararak tanıdım.
Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinin Bayırmahalle Köyü’nde doğmuş bu halk çocuğu,adaşı ozan-yazar-öğretmen Ali Yüce gibi,canını da,yeteneğini kullanabilme olanağını da Köy Enstitüsü’ne borçlu.İnek gütmeye yazgılı kalsaydı,büyük olasılıkla şimdi yaşamıyor olurdu:onun için kendisi de,biz de Demokritos’un olasılık-gereklilik ikilisine ne kadar şükretsek azdır!
Doku’daki başka sergilere,ya da onunkilere her gidişimde,eli yüzü de doğadan düzgün çıkmış bu diri,güleryüzlü,şakacı dostumu karşımda bulur,sevinirim.
Adlarını anmak istemediğim kimileri gibi kökenlerini,köyünü,orada yaşayan insanları,renkleri, giysileri unutmamıştır;Henri Lobarit’nin deyişiyle karıştırıcısı (imgelemi) bu saklanmışları alır,azıcık soyutlaştırarak,bir renk-biçim cümbüşüne dönüştürür;hepimiz gibi kendisi ister istemez kederli de olsa,resimleri yaşama sevincini yaşatmayı sürdürür.
Bu sergide bana,her zamanki sevecen şakacılığıyla :Beni onarsana,dedi;bu olanaksız sanırım,ama o sağlam kişiliğiyle,dürüst resimleriyle beni sürekli onarıyor.
Ona da,destek olup bu yapıtların oluşmasına,hâlâ güzelin ardında koşan gerçek bir avuç sanatsevere ulaşmasına fırsat veren Mehmet Kıyat’a da yürekten alkış!
*
Doku’nun kendi yuvasında bu ayki konuğuysa Hasan Taşdemir’di;seçtiği anlatım türünde yalan söylemeyen,içten izlenimleri yansıtan resimler sergiledi.
*
Yapı-Kredi,çoğu kez yaptığı gibi,resim tarihinden bir yaprak hazırlamıştı bu ay:1933’te oluşup 1951’e dek ayakta kalmış d Kümesi.
Sergi dolayısıyla hazırlanan kitabın arka kapağında,ilk serginin açılışı sırsında,,ünlü Narmanlı Yurdu’nun girişindeki Mimoza adlı şapkacı dükkânının önünde çekilmiş toplu görüntüleri var,o yılların giysileriyle:Nurullah Berk,Zeki Faik İzer,Elif Naci,Zühtü Müridoğlu,Cemal Tollu,Abidin Dino,Cemal Nadir Güler,Bedri Rahmi Eyüboğlu,Turgut Zaim,Eşref Üren,Arif Kaptan.Eren Eyüboğlu,Halil Dikmen,Salih Urallı,Şeref Akdik,Sabri Berkel,Léopold Lévy,Nusret Suman,Fahrünnisa Zeid,Hakkı Anlı,Zeki Kocamemi.
Gördüğünüz gibi,sanat tarihimizin özeti gibi bir küme;ilk altı sanatçının bir araya geliş yılı 1933:başka bir deyişle,Cumhuriyet’imizin ünlü,coşkulu 10.Yılı;Atatürk’ün ışığı bütün gücüyle parlıyor daha.Dolayısıyla,O Büyük Güneş’in çevresindeki irili ufaklı uydular da pırıl pırıl;herkesin içinden yeni bir atılım,yeni bir girişim geliyor.Sonucunu gidip sergide görmüşsünüz,ya da kitabı alıp tatmışsınızdır umarım.
Bu tarihsel sergiyi bize Cem İleri,Nihal Elvan,Veysel Uğurlu hazırlamışlar;kitabın basımını Nihal Elvan üstlenmiş;tasarımını Ayşe/Sadık Karamustafa gerçekleştirmiş;çeviriler Mary Işın’ın,düzeltmeleri Mahmure İleri yapmış.
Zeynep Yasa Yaman,d Grubu 1933-1951 başlıklı ciddî bir inceleme yapmış;ardından Adnan Çoker’le uzun bir söyleşide bulunmuş;Mehmet Ergüven’in Geyiği Yutan Yılan’ı tamamlıyor bu bölümü.
Ne mutlu bana! sergideki,kitaptaki yapıtları yaratanların çoğunu canlı olarak tanıdım,sergilerinde bulundum,inceliklerini,soyluluklarını tattım.
Gerek sergi,gerek katalog için Resim Heykel Müzesi’den ve Kâzım Taşkent’in özel dermesinden yararlanılmış.
Unutulmaz bir armağan! Oluşumuna katkıda bulunan herkese gönülden teşekkür!
Gerçi hava koşulları,iki kez denenen açılışında kucaklaşmamızı engelledi;ama 14 Mart’a dek üçüncü girişimde buluşuruz belki;ayrıca,buluşamasak da,sergiyi gezme,kitabı edinme olanağı elinizde.
*
Dün akşam Ceviz Kabuğuna gerçek bir yurtsever konuk edildi:Em.Tümg. Osman Pamukoğlu.
Pamukoğlu,yaşadığı dönemde Türkiye’nin başına örülen çorapları,bunların örülmesine içerde katkıda bulunanları eksiksiz biliyor;ayrıca çok dürüst,ölçülü,konuşmak,kendini göstermek için konuşmuyor,yazmıyor.Anadolu halkının güzelim diliyle her şeyi açık seçik dile getirdi yaklaşık dört saat boyunca.
Konuşulanlar çok ciddî,çok acıklı Türk halkı açısından da,bütün sömürülenler açısından.
Ama söyleşinin belki çok daha acıklı bir yanı vardı:söyleşiyi düzenleyen özenli çalımlı kardeşimiz,yurdumuzun da,dünyanın da bu duruma gelmesinde en az açgözlü Batılı sülükler kadar sorumlu insanlara,Özallara ve benzerlerine,gözünü kırpmadan hizmet etmiş,danışmanlık (?) yapmış.
Art arda kanal değiştirmek zorunda kalınca sızlanmaya başlamış: çok sıkı bir denetim var,televizyonlarda kimin hangi izlenceyi düzenleyeceğine bile karışıyorlar,diyor.Aa? sahi mi? Bense,yalnız uluslararası bütün göstermelik kurum ve kuruluşları ,aldıkları kararları çiğneyerek, diledikleri yere bomba yağdırmakla yetineceklerini sanıyor,bekliyordum!Bu kadarı da olmaz ki!
İşin acıklı yanı,Uğur Mumcu ya da Eşref Bitlis paramparça edilip havaya savrulurken,bütün bunlara yolaçanlara uşaklık etmeyi kendilerine yedirebilmiş kişileri haber,bilgi kaynağı saymak zorunda kalışımız;dahası,bunların yaptığı izlencelere sevinişimiz!
Güzelim halk türküsü ne diyor?
Sana senden oldu,gel benden bilme!
Ama elbet bu sözler çalım,eğlence olsun diye söylenmiş;hiç aldırmamak gerek!
*
Ankaralı,müzik ve drama öğretmeni dostum Mahiye Morgül çok çalışkan,dolayısıyla üretken bir insandır;okulundaki derslerle yetinmez,her yere koşup söyleşiler,uygulamalı gösteriler düzenler,Zümrüt Rize gazetesine yazılar hazırlar;bu yazılarda canımızı almakta olan,güncel konulara değinir.
Son yazılarından birinde,çok sevip saydığı bir hekimin adını anıyordu:Gültekin Caymaz.
Gültekin Bey’in öbür hekimlerden ayrılan yanı,hepsinin bilmediği ya da sakladığı çok önemli bir noktaya parmak basıp aydınlık getirmesi:bir yarışmanın,karşılaşmasının sonunda ya da ortasında küt diye düşüp ölen sporcular.
Sevgili Lokman,bunun,bedendeki asal tuzların,aşırı çaba ya da yorgunluk sonucu eksilmesine bağlı olduğunu saptamış:uzun uçak yolculuğu yapanlar,maraton koşanlar,uçak sürenler bu tehlike altında:magnezyum ya da kalsiyum düzeyi belli bir sınırın altına inice,can tehlikeye giriyor.
Bunu kanıtlamak üzere birkaç sporcunun adını anmış;ama benim gibi meraklılar açısından,çok daha ilginç bir örnek de vermiş:Derya Arbaş.
Avni Bey’in ölümünden sonra,onu uğurlamak üzere,iki uzun uçak yolculuğuna katlanmak zorunda kalmış;ve dönüşünde,çöktüğü koltukta dedesinin yanına uçmuş:magnezyum eksikliğindendir,diyor Gültekin Bey.
Yaşdönümüne giren hanımlara,ağır spor yapan herkese,uzun uçak yolculuklarına çıkmak zorundaki insanlara ,sınırlı da olsa,ben de duyurayım.
*
Bütün gözde,yetenekli insanlara yaptıkları gibi,şimdi de Nicole Kidman’ı üstüne çullandılar:gelen geçen güzelliğini,yeteneğini kullanarak,izleyiciyi sömürüyor.
Köpekköy’ün ardından,adını yazmayı gerekli görmediğim bir amca daha,hem yazıp hem yönettiği Soğuk Dağ’da bizi tuzağa düşürdü,hem de tam 2,5 saat boyunca.
Film,güzel bir savaşkarşıtı yapıt olabilirdi;Güne-Kuzey Savaşı’nı,Zenci düşmanlığını,sömürüsünü anlatabilirdi;onun yerine bitip tükenmeyen vıcık vıcık bir sevi öyküsünü anlattı;ve sonunda Hollywood’un bütün rezil masalları gibi,öldürmedik insan bırakmadıktan sonra, her şeye karşın mutlu kalmış insanların Tanrı’ya şükürler ettikleri mutlu bir sofrada bitirdi işkenceyi.
Ama solan öbür nitelikli yapıtlara oranla doluydu;okumadım,yetişemedim! Ancak adım gibi eminim,bütün sinema yazarları(/) filmi göklere çıkarmıştır.Sinemanın duyuru dolabına yapıştırılmış yazılardan birinin balığı:Hem savaş,hem seviş idi! Saki birinciye yapanda ikinciye derman,vakit kalırmış gibi! Atın abiler atın!
Benzer bir rezilliği,geçmiş günlerin saygılı filmi Sol Ayağım’ı çekmiş olan beyefendiden gelmişti:Yeni Bir Ülke.
Beyzade,iki sevimli kızın üzerimizdeki etkisine yaslanarak,sözümona Amerika’ya göçmek zorunda kalan işsiz bir ailenin,yoksullar mahallesindeki yaşamını anlatacaktı!
Anlata anlata kuyruklu yalanlar sıraladı;yarısında, kusmak üzere ayakyoluna koşmak zorunda kaldık.
Ama izleyicinin ağzının suyu göller olduğuna göre,bizim gibi aykırılara söz düşer mi?
*
Değerli dostum Meldâ Kaptana Güney’i bırakıp yeniden İstanbul’a dönmüş;çocukluğunu,yaşamını anlatan bir de kitap yazmış: Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm.
Eski Krisisli Aya Andreas erkek manastırının (bir adı da Gül Yaprağı),şimdiki Sünbül Efendi Camisi’nin bitişiğindeki Güllü Köşk’te başlayan yaşamını anlatıyor;sonra ünlü yontucu İlhan Koman’la tanışıp evlenmesi;İstanbul’a dönüp belki en tatlı anıları paylaştığımız galerisini anlatması gelecek.Merakla okuyacağım.
Alpaslan Işıklı,İmge Kitabevi’nin bastığı üç yapıtını imzalayıp göndermiş:Gün Doğmadan,Sosyalizm,Kemlizm ve Din,Gerçek Örgütlenme.
Kafasına,emeklerine sağlık.
*
Rekin Teksoy,Yazın ve Sinema kuşağında bu hafta Erick Zonka’nın Melekleri Düşlenmiş Yaşamı’nı gösterdi;ortalığı kaplayan yoz,aşağılık yalanlar arasında tam bir insan filmiydi.
Sinema Şenliği’nde görememiş olanlar umarım televizyondaki bu gösterimi kaçırmamıştır.Yirmi yaşlarında iki Fransız kızının yaşamından kısa bir kesiti anlatıyordu;rastlantıyla sığındıkları,anası babası araba kazasında ölmüş,hastanede yarı komada yatan bir kızın evinde,iş arayışları;kendileri gibi halktan insanlar arasında sevgilimsi erkekler buluşları;birinin yakışıklı bir paralı tarafından kandırılışı;bu acıya dayanamayıp kendini pencereden atışı;daha canlı,daha iyimser olanın düzene teslim olup öğütücü dizi üretim çarkına teslim oluşu.
Başta iki kız,bütün oyuncular oyuncu gibi,yıldız değil;hepimiz gibi sıradan insancıklar.Ama nasıl duyarlı oynuyorlardı.Hollywood sineması,Nicole Kidman ve benzerleri bu dürüstlüğü,yalınlığı usundan bile geçiremeyecek elbet! Ne yazık hepimize!
*
Cevizkabuğu’nda bayıldığımız Pamuoğlu’nun kitabını hemen aldık elbet:Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok.
Osman Bey,paramparça edilen Eşref Bitlis gibi,yurdunu gerçekten seven,Cumhuriyeti koruyup yaşatmak için canını ortaya koyanlardan;
Ama böylelerine bugünkü kandırmaca,soygun,talan içinde yer yok;ya parçalanıyor,ya genç yaşta emekli ediliyorlar.Pamukoğlu emekli edilmekle kurtarmış canını.
Hakkari dağlarında,Kuzey Irak’ta yaşadıklarını olması gerektiği gibi alçakgönüllece,haklı bir öfkeyle yazmış.
Şöyle bir alıntıyla başlamış kitabına:
Ey oğlu,bir gün yazıcı olursan;kuşkunun,birikmenin ve beklemenin yazıcısı,sakın masal anlatma ülkemin çocuklarına.
Kısa bir alıntı da kitabın sonundan:
Binbaşı Ferhan:
-Komutanım,Hakkari ve Kuzey Irak kabartma haritasına hiç kıpırdamadan sekiz saat bakıyorsunuz.Yüzbaşı Güngör de bir kere 13 saat hiç gözünüzü ayırmadan izlediğinizi görmüş.Geçen ay altı ayrı bölgede başlatılan operasyonda beş tabur ayrı ayrı yerlerde sıcak temas sağladı.”Temas sağlayamadım” diye rapor eden tabur komutanına “en geç 30 dakika içinde temas sağlayacaksın” dediniz ve 20 dakika sonra o tabur da temas sağladı.
-Bunun cevabı çok basit;yüreğini açacaksın ve gönül gözüyle bakacaksın.İnsanın isteyip de yapamayacağı bir şey yoktur.
-Bu bela bitecek mi komutanım?
-Doğru,çoğunlukla dehşet vericidir.Hayır,bitmeyecek;”oturma””bekletme””sabır” dönemlerine girecek,fakat tamamen kaldırılamayacak.Sebebi de,1984’ten itibaren israf edilen 10 yıldan ötürü mesele dipsiz kör kuyulara dönmüş.Gene de yapılacak çok şey var,ama kim yapacak?
Cumhuriyet denilen şey onu ilân edenlerin canlarıyla,kanlarıyla imzalanır.Ve kuranlar hangi bedeli ödediyse,ancak o bedel ortaya konularak savunulabilir.Herkesin bir ruh ve inançta olması lâzım.Yönetimlerde kendine acımayan,millet sevgisinde sınır tanımayan,cesur ve iyi insanlar olmalı.Aksi hâlde her şey bahane olacak.
Evet,doğru,çıplak doğru acı verici.
Şimdi de şu sözü okuyun,yürütmenin tepesindeki adam söylüyor:
“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde,Diyarbakır bir yıldız,bir merkez olacak.”
Başka bir deyişle Diyarbakır,ikinci İsrail’in,Kukla Kürt Devleti’nin başkenti yapılacak;başta Mustafa Kemâl’in ordusu,Türk halkının henüz uyutulmamış,satın alınmamış kesimi bakalım buna da göz yumacak mı?
Osman Bey,çok yerinde bir davranışla,kitabın sonunda o dağlarda vurulmuş yurtsever Türklerle Kürtlerin adlarını koymuş.
Keşke yayınevi,bundan sonraki basımlara,1980’den başlayarak,cumhurbaşkanı,başbakan,savunma bakanı,başbakan yardımcısı,genel kurmay başkanı olanların adlarını,siyasal sorumlu kişilerin PKK-ABD konusunda söylediklerinden birer tümceyi koysa;Pamukoğlu’nun anlattıkları yerli yerine otururdu.
*
Bilinçli,çalışkan kardeşim Metin Aydoğan Müdafaa-i Hukuk’taki aydınlatmasını sürdürüyor;Horasan’ın Rey kentinde doğmuş,başta tıp,matematik,felsefe,gökbilim,eczacılık ve yazın alanlarında çalışıp ürünler vermiş olan Zekeriya el-Razi’den,yapıtlarından söz ediyor;Yanında Hekim Bulunmayanların Kitabı’nı anıyor;Bir Saat İçinde Tedavi’nin önsözünde şöyle demiş bu büyük bilgin:Kimi hekimler,bir hastalığın ancak oluşunca iyileştiririlebileceğini söylerler.Bunu yalnız hastadan daha çok ücret alabilmek için yaparlar.Vezir,kimi hastalıkların bir saatte iyi edilebileceğini söylemem üzerine coştu,benden bu konuda bir kitap yazmamı istedi.Bu kitap işte odur.
Çiçek ve Kızamık Hastalıkları Üzerine ve Tıbbı İçine Alan adlı yapıtları öyle bir üne kavuşmuş ki,Avrupa’da,1495-1866 yıları arasında tam kırk kez basılmış.
Razi’nin yaşadığı dönemde tıp öyle ileriymiş ki,yalnız Bağdat’ta,kamu görevlilerinin dışında,860 hekim çalışıyormuş. Aynı yıllarda,örneğin Rheingaud kentinde bir tek hekim yokmuş.
Aslında bu tür kıyaslamalı rakamlar sık sık anımsatılsa,barbar Doğu çığlıklarının gerisindeki doğru bütün açıklığıyla gözler önüne serilirdi;ama bunun için,satılmamış,köpekleşmemiş,aşağılık duygusuyla yerlerde sürünmeyen insanlar,yazarlar,düşünürler gerekir.
Anımsattığı adlar arasında elbet Harzemli Ahmet el-Biruni de var;felsefe,gökbilim,matematik,doğabilim,tarih ve coğrafya alanlarında çalışmış bu üstünyetenekli insan,halk için değil,bilimadamları için yapıt vermiş.
Dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü bulmuş;ufuk alçalması açısını bularak boylam yayı uzunluğunu hesaplamış;dünyanın yarı çapının boyunu saptamış.Güneşin bir yıl boyunca gökküresi üzerinde çizdiği çembersel düzlemin gök ekvatoruna göre eğikliğini (tutulma eğikliğini) doğruya en yakın biçimde hesaplamayı başarmış.
Sanskritçe’den Arapça’ya çevirdiği Patancali’nin önsözü,özgürlük anlayışının özeti gibiymiş;son tümcesi şöyle:İnsanların düşünce ve inançlarındaki çeşitlilik,dünyadaki esenliğin ve gelişimin kaynağıdır.
Kısacası,İbni Sina’dan Farabi’ye,İbn Rüşd’den İbn Haldun’a,Ebu Osman Câhiz’den Ebu Zerr el Gifarî’ye,ozanlığının yanında bilimle de ilgilenmiş Ömer Hayyam’a,Horasanlı Nasirettin Tusi’den Uluğ Bey’e,daha başka yetenekli,güzel insana uzanan bu dizelgeyi Metin Aydoğan derginin iki sayısında yayımlanmış güzelim incelemesinde okuyup sözü edilen bilginlerle Batı’nın ünlü adları arasındaki kıyaslamaları okumadan günümüz aydını olunacağına,söz söyleme hakkımızın bulunacağına aklım kesmiyor.
*
Sevgili dostum Ferda Kara,sonunda düşünü gerçekleştirdi,Marmara Oteli’nde sergi açabildi;azgın Batılıların yağmasından ötürü,gittikçe daralan,eriyip giden,daha doğrusu eritilen sanat ortamında,hâlâ resim yapabilmek;hele hele sergileyecek yer bulabilmek ne büyük ayrıcalık!
Baksanıza,Beyoğlu’ndaki koskoca banka galerilerini birer birer teslim alıp posteki-moderin’e geçirdiler!
Adam Sanat, Nisan 2004, s.219
1 Mart 2004 Pazartesi
SÜMER’DE SEVİ
Papirüs Yayınevi üç yeni kitap yayınladı:Salih Bolat’ın Öykü Yazma Teknikleri;Sinan Kutlu’nun Elveda Postmodernizm’i;Gül İlbay’ın derleyip çevirdiği Fransız kadın ozanlarının sevisel (erotik) şiirleri,Arzunun Karanlık Odası.
Kitaptan,Marie-France Guerrier’nin Erkek Sevgili Olsaydım şiirinden bir bölüm aktarayım size:
...
Beni çağırdığında çılgın bakışıyla
Titretirdim ona zevkten bağırıncaya değin
Gerili yay gibi kamışımla
İşitmek için mutluluktan ağlayıp inlediğini
Öfkeden tutuşan genç bir volkan gibi
Girerek içine akıtırdım lâvımı.
Sağ olsun,dostum Erdal Alova şimdiye dek çok sevi şiiri çevirip güldesteler hazırladı,ben de yazılarımda bunlardan sık sık alıntılar yaptım;Adam Sanat’ın Ocak sayısında İÖ 2000 yılında yazılmış bir Sümer şiiri vardı;şimdiye dek çevirdiklerinin belki en güzeli:İnanna ile Dumuzi’nin öyküsü. Ondan da bir bölümü okuyalım birlikte:
...
Dölyolumun dudakları,o boynuz,
O Gökyüzü Teknesi
Arzuyla dolu yeniay gibi
Sürülmemiş toprağım nadasa durmuş
Benim,İnanna’nın,
Kim sürecek dölyolunun dudaklarını?
Kim işleyecek görklü tarlamı
Kim,ıslak toprağımı?
Benim,şu genç kadının,
Kim sürecek çiçeğinin dudaklarını?
Kim koyacak öküzü oraya?
Kim işleyecek çiçeğinin dudaklarını?
Ben,Kral Dumuzi sürecek.
Bu iki ozan,iki şiir arasında tam 4000 yıl var;ikincisi ne kadar diri,korkusuz;doğanın kendisi gibi.Aradan geçen 4000 yılda,insanoğluyla kızı,öyle ürkütülmüş,öyle sindirilmiş ki!
Bunun en canlı tanığı,kanıtı,bugünkü Hint toplumu;ataları,yine o kadar yıl önce, tapınaklarının tepesine canlı,ikili,üçlü,kadınlı erkekli,insanlı hayvanlı sevişme yontuları oturturken ne diyebilmişti? İnsan,üreme örgeniyle değil,beyniyle sevişir.
Şimdiyse, sevişmeme,bol bol konuşma çağı!
Aman Tanrı eksikliğini göstermesin, daha da geliştirsin!
*
Kaynak Yayınları da son kitabını yollamış. Arslan Başer Kafaoğlu’nun,Türkiye,ABD,AB ve Japonya’da Ekonomik Bunalım’ı.
Kafaoğlu,elimizde kalan ender dürüst bilimadamlarından biridir,bilen bilir;bu yapıtında,24 Ocak 1980’de,yurdumuzun başına örülecek çorapların koncunun örülmeye başladığı günlerden bu yana,elbet yerli suçortaklarının gönüllü katılımlarıyla Anadolu insanın bütün emeklerinin talan edilişini özetliyor,somut verilere dayanarak.
Gözlerinin önündekini,canlarına göz dikmiş sülükleri görmeye razı olacaklar için değerli bir kaynak.
Biliyorsunuz,son can çıkmadan umut kesemeyiz;Kafaoğlu bu karanlık görüntüyü beliren bir ışık kaynağıyla bitiriyor:Avrasya Birliği.
Bu umudun yeşermesi,başta ezilmişler,geri bıraktırılmışlar,toplumların bilinçli işbirliğine bağlı olacak elbet;bakalım insanlık bu sınavı geçebilecek mi?
*
Abdülkadir Öztürk en sevdiğim yontuculardan biridir;Tem’de ne zaman sergi açsa,koşarım;bu kez de öyle oldu.Gittiğimde henüz kimse oktu,rahatça tattım son çalışmalarını.
Hatay yöresinin püskürük kayalarını,tahtalarını,doğal dokularını,evrensel bezeklerini elden geldiğince bozmamaya çalışarak,üzerlerine kendi kişisel özelliklerini katmaya özen gösterir:bu da beni çok mutlu eder.
Az sonra galerinin gediklilerinden bir bilgiç dede geldi;Abdülkadir,her zamanki alçakgönüllü coşkusuyla,bu kez neler arayıp bulduğu gösterip anlatmaya girişti;dede de ona çok güzel okullu söylevleri çekti:korkarım kırıldı,büzüldü.
Neyse ki daha sonra sevgili dostum İsmail Avcı geldi;meğer İsmail’in öğrencilerindenmiş Öztürk:aranıp bulunmuşları onunla kolayca,sevinçle paylaştım;dahası,ad vermeden,bilgiç dedenin açtığı yaraları onarmasını rica ettim.
Ah,Abdülkadir,her okullu bilge değildir canım!
*
Fransız kanalı Mezzo geçen Pazar Truva adlı bir bale gösterdi;İspanyol yapıtı;flamenko ile bale iç içe geçirilmiş,sindirilmiş;arada dal gibi,karalar giymiş ,acı yüzlü bir hanım öyküyü şiir diliyle özetledi:yüzyıllardır birbirlerini boğazlayan oğulları için anaların yaktığı ağıt’tı sergilenen.
Ruhi Su’nun Ezgili Yürek adlı şiirleri arasında bir Irmak vardır,şöyle der:
Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden.
Bu bale,işte bunu anlattı,aynı acı kusursuzlukta:bütün küresel yozlaşmaya karşın,Abdülkadir’in püskürük kayalarının direnciyle.
İyi ki elimizde bu kadarı kaldı!
*
Dün akşam,sevgili,sevimli Selin’in yönettiği İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde Bülent Özgören’in Işığın Peşinde adlı sergisindeydik;ilginç yerlerde çekilmiş,özenle basılmış görüntüler,hem de siyah-beyaz.
O arada Selin’ciğim ışıl ışıl sevinciyle iyi bir haber verdi:Capa’nın geçenlerde YK’de açılan fotoğraf sergisindeki yapıtlar,Merkez’e bağışlanmış:bu özenli,özverili galeriye çok yakışan,değerli bir armağan.
Az da olsa,verilen emeğin,gösterilen özenin değeri hâlâ biliniyor demek ki;hepimiz için umut verici!
*
Tanıdığım en duyarlı,en çelebi,en ozanca coşkulu insanlardan biri,Mustafa Rüçhan,Ayvalık’ta sessizce göçüvermiş
Dürüst ve duyarlı olmanın bedelini ömür boyu epey acı çekerek ödemiş;dolayısıyla içerden yaralıydı;umutsuzluğa savrulup kendini içkiye verdiği dönemin ardından,İstanbul’da uzanan bir el onu bataktan kurtarıp yeniden yaşama ve sanata döndürmüştü;böylece birkaç yılını mutlu,verimli geçirdi.Tam çocuksu coşkusunun,yalansız dolansız ressamlığının tadını çıkaracak noktaya geldiğinde,yazgıya bakın,onu bataktan kurtaran el kaldırıp yeniden kimsesizliğe savurdu.
Son olarak,Ayvalık açtığı serginin çağrısını yollamıştı bana;Cunda Adası’ndaki sergi dolayısıyla Ayvalık-Girit Adası Dostluk Derneği aracılığıyla,Girit’ten bir sergi çağrısı aldığını,çok sevindiğini,mutluluk içinde hazırlanacağını bildirdi:yazgı izin vermedi.
Anısını,sevecen sesini,özenli giyimini unutmıycam.
*
Son dönemin en çalışkanlarından Metin Aydoğan’ın Müdafaa-i Hukuk’un Ocak sayısında Doğu Aydınlanması I başlıklı bir yazısı vardı; Türk oldukları özenle,bile bile saklanan bilginlerden Farabi ile Musa el-Harizmi’yi irdeliyordu.
Farabi,yeryüzünde,bugün özellikle Batı damgalı tarih-bilim kitaplarında anlatılan masalın tersine,müziği ele almış;kuramını geliştirmiş,ezginin kâğıda dökülebilmesi,dolayısıyla gelecek kuşaklara saklanabilmesi için ilk notaları tasarlayıp dile dökmüş büyük bir öncü.
Harizmi’nin de ondan geri kalan yanı yok:bilimde,matematikte bugün bütün dünyanın kullandığı cebir onun buluşu.
Yazı bu konularda çok değerli ayrıntılı bilgilerle dolu;en iyisi bulup okumanız.
*
Geçen gün can dostumuz Sevgi Tanın geldi,Dmitri Hvorostovsky’nin Kalinka’sını getirdi.
Dmitri’yi ilk kez Sevgili Aydın Gün dinletmişti bize;Türkiye’nin henüz IMF ve Dünya Bankası dolaplarıyla büsbütün çökertilmediği günlerde,böyle büyük sanatçıların dinleti haklarını ödeyebildiğimiz,üstelik bilet ederlerinin bugünkü gibi 200-300 milyon olmadığı dönemde.Ne büyük armağanmış o günler! Bir yıl önce de Bryn Terfel’i,öbür unutulmaz bariton’u dinlemiştik.
Dmitri,Kalinka’da,Nicolai Korniev yönetimindeki Sen Petersburg Oda Korosu eşliğinde ünlü halk şarkılarını söylüyor;ama ne söylüyor!
Diskteki yorumlarda çalgı yok,yalnız insan sesleri kullanılmış;ama herkes gereken eğitimi aldığından,bilenlerin en iyi çalgı dedikleri insan sesi öyle kusursuz kullanılıyor ki,duyduğunuz sevinçle çığlık atasınız geliyor!
Bizim gibi halk şarkılarına,yetenekli insanların yorumlarına vurgunsanız,buradaki disk satıcılarında hemen arayın Philips’in bastığı Kalinka’yı,kendinize armağan verin.
*
Rastlantı bu ya,aynı günlerde Sıdıka Su, Ada Müzik’de, tarihin bir döneminde yurdumuza gökten armağan düşmüş yerli bas-baritonumuzun,Ruhi Su’nun 12 türküsünü Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat adı altında bastırdı.
Bu diskteki türküleri Ruhi Bey’in bizim kadar yakın dostları evlerde,kulüplerde çok dinlemişlerdi;kimisi bizdeki bandlarda da vardı;ancak böyle temizlenmiş kayıtlarla,sanki geçen ay alınmış gibi dopdolu,kusursuz elimizin altında olması ne büyük olanak.
Onu da gerek Ruhi Su Vakfı’nda,gerek Ada Müzik’in bütün satış yerlerinde bulacaksınız.
Giydim Çarıklarımı’yı,Güzel Yârin Ellerine’yi,Bulut Kat Kat Olmuş Ayın Önüne’yi dinlerken,Sevil’le ne kadar talihli,ayrıcalıklı olduğumuzu düşündük,sevindik:şimdiye de ancak yüz yılda bir gelen,bundan sonra,hele soyulup soğana çevrilmekte olan,param parça edilip yutulmaya çalışılan yurdumuzda bir daha gelebilme olasılığı bulunmayan bu unutulmaz ozan-yorumcu bizim yakın dostumuz oldu!1964’ten 1985’e dek yaşamımızı bir büyüye çevirdi.Öyle ki,şimdi düşünüyoruz da,çoğu kez,günlük yaşamın bütün çirkinliklerini unutturup bize bütün insanlığın özlediği barış içinde,eşitliğin,adaletin eksiksiz herkese dağıtıldığı dünya hemen o anda elimizin altındaymış duygusunu tattırdı:bu tatlı yanılsama hem iyiydi,hem kötü elbet,evrendeki her şey gibi,
Yanılsama da olsa,iyi ki o unutulmaz anları,yılları yaşadık! Yoksa ömrümüz,on binlerce yıldır insanlara yaşattıkları gibi,bomboş geçecekti!
Dimitri’yle Ruhi Su’yu arka arkaya dinlerken,Kuzey komşumuzun platin saçlı yeteneğinin ne kadar talihli olduğunu düşündük:Ruhi Bey,gönüllülerden oluşan Dostlar Korosu eşliğinde,bir bakıma Kaf Dağları’nı aşarak,birkaç unutulmaz plak doldurmuştu;ahh! elinde Dmitri’ninki gibi yetkin,eğitimli bir koro olsaydı,hem biz,hem bütün dünya çoksesli türkü nasıl söylenir dinleyip havalara uçsaydık!
Neyse,olamayana üzülmenin yararı yok;bu anasız babasız Van çocuğunun Atatürk ve devrimleri olmasaydı çoban bile kalamayacağını düşünüp sevinmekten başka çıkar yol gözükmüyor.
Sevgili Sıdıka Su’ya da,Ada Müzik’e de sonsuz teşekkürler.
*
Dün akşam Sevil’le Beni Ağlatırsan’ı dinlerken,8 dolayında zil çaldı,açtım,iki elinde birer naylon torba,güleryüzlü,ince bir hanım;torbaların birinde akşam yiyecekleri ekmekler var,öbüründüyse bize görsel bir besin:13 Şubat’ta Karşısanat’ta açılacak Deniz Bilgin’in resim sergisinin basın duyurusuyla güzel bir kitap.
Gelen peri galeride görevli Ayşe Çetinkaya’ymış;doğrusu,Deniz Bilgin’i hiç tanımıyordum;hemen oturup kitaba bakmaya başladım:sergi duyurusunda adının yanına ressam yazmışlar yalnız;yüzde yüz yerinde bir tanım.
Deniz,doğuştan ressam gelmiş;gördüklerini,düşlediklerini oyun oynar gibi çizip renklendirme yeteneği var-mış: ne yazık ki genç yaşta göçüp gitmiş.
Bu yakınlarda sıkça anıyorum,20.Yüzyıl’ın en sağlam bilimadamı-düşünürlerinden Henri Laborit,bellediğimiz her şeye dayanan düşgücüne,imgeleme karıştırıcı derdi:biriktirilenin ya da onların yolaçtığı çağrışımları karıştırıp yeni bir ekmek yapan yeti.
Deniz’inki kusursuz;renkler,çizgiler,bileşimler coşturucu,uçurucu.
Yaşarken tanıyamadığıma çok üzüldüm.
Ama bu sergiyi düzenleyen,o kusursuz kitabı hazırlayan,basan,tanıtım azılarını yazan herkesi yürekten kutluyorum.
*
Eczacıbaşı bu yıl Evleri konu almış;yurdumuzun dört bir yanında,biz dizi yorumcu.sıradışı evleri çekmiş;inanılmaz,unutulmaz belgeler.
Ve elbet çok büyük bir keder:nasıl da ucuzlamış yaşamımız da,yaşadığımız sığınaklar da!
Ama madem ki her şey gelip geçici,hiç değilse elimizde,gözümüzün önünde bu güzel görüntüler duruyor;hazırlayanları canına sağlık!
Adam Sanat, Mart 2004, s.218
Kitaptan,Marie-France Guerrier’nin Erkek Sevgili Olsaydım şiirinden bir bölüm aktarayım size:
...
Beni çağırdığında çılgın bakışıyla
Titretirdim ona zevkten bağırıncaya değin
Gerili yay gibi kamışımla
İşitmek için mutluluktan ağlayıp inlediğini
Öfkeden tutuşan genç bir volkan gibi
Girerek içine akıtırdım lâvımı.
Sağ olsun,dostum Erdal Alova şimdiye dek çok sevi şiiri çevirip güldesteler hazırladı,ben de yazılarımda bunlardan sık sık alıntılar yaptım;Adam Sanat’ın Ocak sayısında İÖ 2000 yılında yazılmış bir Sümer şiiri vardı;şimdiye dek çevirdiklerinin belki en güzeli:İnanna ile Dumuzi’nin öyküsü. Ondan da bir bölümü okuyalım birlikte:
...
Dölyolumun dudakları,o boynuz,
O Gökyüzü Teknesi
Arzuyla dolu yeniay gibi
Sürülmemiş toprağım nadasa durmuş
Benim,İnanna’nın,
Kim sürecek dölyolunun dudaklarını?
Kim işleyecek görklü tarlamı
Kim,ıslak toprağımı?
Benim,şu genç kadının,
Kim sürecek çiçeğinin dudaklarını?
Kim koyacak öküzü oraya?
Kim işleyecek çiçeğinin dudaklarını?
Ben,Kral Dumuzi sürecek.
Bu iki ozan,iki şiir arasında tam 4000 yıl var;ikincisi ne kadar diri,korkusuz;doğanın kendisi gibi.Aradan geçen 4000 yılda,insanoğluyla kızı,öyle ürkütülmüş,öyle sindirilmiş ki!
Bunun en canlı tanığı,kanıtı,bugünkü Hint toplumu;ataları,yine o kadar yıl önce, tapınaklarının tepesine canlı,ikili,üçlü,kadınlı erkekli,insanlı hayvanlı sevişme yontuları oturturken ne diyebilmişti? İnsan,üreme örgeniyle değil,beyniyle sevişir.
Şimdiyse, sevişmeme,bol bol konuşma çağı!
Aman Tanrı eksikliğini göstermesin, daha da geliştirsin!
*
Kaynak Yayınları da son kitabını yollamış. Arslan Başer Kafaoğlu’nun,Türkiye,ABD,AB ve Japonya’da Ekonomik Bunalım’ı.
Kafaoğlu,elimizde kalan ender dürüst bilimadamlarından biridir,bilen bilir;bu yapıtında,24 Ocak 1980’de,yurdumuzun başına örülecek çorapların koncunun örülmeye başladığı günlerden bu yana,elbet yerli suçortaklarının gönüllü katılımlarıyla Anadolu insanın bütün emeklerinin talan edilişini özetliyor,somut verilere dayanarak.
Gözlerinin önündekini,canlarına göz dikmiş sülükleri görmeye razı olacaklar için değerli bir kaynak.
Biliyorsunuz,son can çıkmadan umut kesemeyiz;Kafaoğlu bu karanlık görüntüyü beliren bir ışık kaynağıyla bitiriyor:Avrasya Birliği.
Bu umudun yeşermesi,başta ezilmişler,geri bıraktırılmışlar,toplumların bilinçli işbirliğine bağlı olacak elbet;bakalım insanlık bu sınavı geçebilecek mi?
*
Abdülkadir Öztürk en sevdiğim yontuculardan biridir;Tem’de ne zaman sergi açsa,koşarım;bu kez de öyle oldu.Gittiğimde henüz kimse oktu,rahatça tattım son çalışmalarını.
Hatay yöresinin püskürük kayalarını,tahtalarını,doğal dokularını,evrensel bezeklerini elden geldiğince bozmamaya çalışarak,üzerlerine kendi kişisel özelliklerini katmaya özen gösterir:bu da beni çok mutlu eder.
Az sonra galerinin gediklilerinden bir bilgiç dede geldi;Abdülkadir,her zamanki alçakgönüllü coşkusuyla,bu kez neler arayıp bulduğu gösterip anlatmaya girişti;dede de ona çok güzel okullu söylevleri çekti:korkarım kırıldı,büzüldü.
Neyse ki daha sonra sevgili dostum İsmail Avcı geldi;meğer İsmail’in öğrencilerindenmiş Öztürk:aranıp bulunmuşları onunla kolayca,sevinçle paylaştım;dahası,ad vermeden,bilgiç dedenin açtığı yaraları onarmasını rica ettim.
Ah,Abdülkadir,her okullu bilge değildir canım!
*
Fransız kanalı Mezzo geçen Pazar Truva adlı bir bale gösterdi;İspanyol yapıtı;flamenko ile bale iç içe geçirilmiş,sindirilmiş;arada dal gibi,karalar giymiş ,acı yüzlü bir hanım öyküyü şiir diliyle özetledi:yüzyıllardır birbirlerini boğazlayan oğulları için anaların yaktığı ağıt’tı sergilenen.
Ruhi Su’nun Ezgili Yürek adlı şiirleri arasında bir Irmak vardır,şöyle der:
Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden.
Bu bale,işte bunu anlattı,aynı acı kusursuzlukta:bütün küresel yozlaşmaya karşın,Abdülkadir’in püskürük kayalarının direnciyle.
İyi ki elimizde bu kadarı kaldı!
*
Dün akşam,sevgili,sevimli Selin’in yönettiği İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde Bülent Özgören’in Işığın Peşinde adlı sergisindeydik;ilginç yerlerde çekilmiş,özenle basılmış görüntüler,hem de siyah-beyaz.
O arada Selin’ciğim ışıl ışıl sevinciyle iyi bir haber verdi:Capa’nın geçenlerde YK’de açılan fotoğraf sergisindeki yapıtlar,Merkez’e bağışlanmış:bu özenli,özverili galeriye çok yakışan,değerli bir armağan.
Az da olsa,verilen emeğin,gösterilen özenin değeri hâlâ biliniyor demek ki;hepimiz için umut verici!
*
Tanıdığım en duyarlı,en çelebi,en ozanca coşkulu insanlardan biri,Mustafa Rüçhan,Ayvalık’ta sessizce göçüvermiş
Dürüst ve duyarlı olmanın bedelini ömür boyu epey acı çekerek ödemiş;dolayısıyla içerden yaralıydı;umutsuzluğa savrulup kendini içkiye verdiği dönemin ardından,İstanbul’da uzanan bir el onu bataktan kurtarıp yeniden yaşama ve sanata döndürmüştü;böylece birkaç yılını mutlu,verimli geçirdi.Tam çocuksu coşkusunun,yalansız dolansız ressamlığının tadını çıkaracak noktaya geldiğinde,yazgıya bakın,onu bataktan kurtaran el kaldırıp yeniden kimsesizliğe savurdu.
Son olarak,Ayvalık açtığı serginin çağrısını yollamıştı bana;Cunda Adası’ndaki sergi dolayısıyla Ayvalık-Girit Adası Dostluk Derneği aracılığıyla,Girit’ten bir sergi çağrısı aldığını,çok sevindiğini,mutluluk içinde hazırlanacağını bildirdi:yazgı izin vermedi.
Anısını,sevecen sesini,özenli giyimini unutmıycam.
*
Son dönemin en çalışkanlarından Metin Aydoğan’ın Müdafaa-i Hukuk’un Ocak sayısında Doğu Aydınlanması I başlıklı bir yazısı vardı; Türk oldukları özenle,bile bile saklanan bilginlerden Farabi ile Musa el-Harizmi’yi irdeliyordu.
Farabi,yeryüzünde,bugün özellikle Batı damgalı tarih-bilim kitaplarında anlatılan masalın tersine,müziği ele almış;kuramını geliştirmiş,ezginin kâğıda dökülebilmesi,dolayısıyla gelecek kuşaklara saklanabilmesi için ilk notaları tasarlayıp dile dökmüş büyük bir öncü.
Harizmi’nin de ondan geri kalan yanı yok:bilimde,matematikte bugün bütün dünyanın kullandığı cebir onun buluşu.
Yazı bu konularda çok değerli ayrıntılı bilgilerle dolu;en iyisi bulup okumanız.
*
Geçen gün can dostumuz Sevgi Tanın geldi,Dmitri Hvorostovsky’nin Kalinka’sını getirdi.
Dmitri’yi ilk kez Sevgili Aydın Gün dinletmişti bize;Türkiye’nin henüz IMF ve Dünya Bankası dolaplarıyla büsbütün çökertilmediği günlerde,böyle büyük sanatçıların dinleti haklarını ödeyebildiğimiz,üstelik bilet ederlerinin bugünkü gibi 200-300 milyon olmadığı dönemde.Ne büyük armağanmış o günler! Bir yıl önce de Bryn Terfel’i,öbür unutulmaz bariton’u dinlemiştik.
Dmitri,Kalinka’da,Nicolai Korniev yönetimindeki Sen Petersburg Oda Korosu eşliğinde ünlü halk şarkılarını söylüyor;ama ne söylüyor!
Diskteki yorumlarda çalgı yok,yalnız insan sesleri kullanılmış;ama herkes gereken eğitimi aldığından,bilenlerin en iyi çalgı dedikleri insan sesi öyle kusursuz kullanılıyor ki,duyduğunuz sevinçle çığlık atasınız geliyor!
Bizim gibi halk şarkılarına,yetenekli insanların yorumlarına vurgunsanız,buradaki disk satıcılarında hemen arayın Philips’in bastığı Kalinka’yı,kendinize armağan verin.
*
Rastlantı bu ya,aynı günlerde Sıdıka Su, Ada Müzik’de, tarihin bir döneminde yurdumuza gökten armağan düşmüş yerli bas-baritonumuzun,Ruhi Su’nun 12 türküsünü Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat adı altında bastırdı.
Bu diskteki türküleri Ruhi Bey’in bizim kadar yakın dostları evlerde,kulüplerde çok dinlemişlerdi;kimisi bizdeki bandlarda da vardı;ancak böyle temizlenmiş kayıtlarla,sanki geçen ay alınmış gibi dopdolu,kusursuz elimizin altında olması ne büyük olanak.
Onu da gerek Ruhi Su Vakfı’nda,gerek Ada Müzik’in bütün satış yerlerinde bulacaksınız.
Giydim Çarıklarımı’yı,Güzel Yârin Ellerine’yi,Bulut Kat Kat Olmuş Ayın Önüne’yi dinlerken,Sevil’le ne kadar talihli,ayrıcalıklı olduğumuzu düşündük,sevindik:şimdiye de ancak yüz yılda bir gelen,bundan sonra,hele soyulup soğana çevrilmekte olan,param parça edilip yutulmaya çalışılan yurdumuzda bir daha gelebilme olasılığı bulunmayan bu unutulmaz ozan-yorumcu bizim yakın dostumuz oldu!1964’ten 1985’e dek yaşamımızı bir büyüye çevirdi.Öyle ki,şimdi düşünüyoruz da,çoğu kez,günlük yaşamın bütün çirkinliklerini unutturup bize bütün insanlığın özlediği barış içinde,eşitliğin,adaletin eksiksiz herkese dağıtıldığı dünya hemen o anda elimizin altındaymış duygusunu tattırdı:bu tatlı yanılsama hem iyiydi,hem kötü elbet,evrendeki her şey gibi,
Yanılsama da olsa,iyi ki o unutulmaz anları,yılları yaşadık! Yoksa ömrümüz,on binlerce yıldır insanlara yaşattıkları gibi,bomboş geçecekti!
Dimitri’yle Ruhi Su’yu arka arkaya dinlerken,Kuzey komşumuzun platin saçlı yeteneğinin ne kadar talihli olduğunu düşündük:Ruhi Bey,gönüllülerden oluşan Dostlar Korosu eşliğinde,bir bakıma Kaf Dağları’nı aşarak,birkaç unutulmaz plak doldurmuştu;ahh! elinde Dmitri’ninki gibi yetkin,eğitimli bir koro olsaydı,hem biz,hem bütün dünya çoksesli türkü nasıl söylenir dinleyip havalara uçsaydık!
Neyse,olamayana üzülmenin yararı yok;bu anasız babasız Van çocuğunun Atatürk ve devrimleri olmasaydı çoban bile kalamayacağını düşünüp sevinmekten başka çıkar yol gözükmüyor.
Sevgili Sıdıka Su’ya da,Ada Müzik’e de sonsuz teşekkürler.
*
Dün akşam Sevil’le Beni Ağlatırsan’ı dinlerken,8 dolayında zil çaldı,açtım,iki elinde birer naylon torba,güleryüzlü,ince bir hanım;torbaların birinde akşam yiyecekleri ekmekler var,öbüründüyse bize görsel bir besin:13 Şubat’ta Karşısanat’ta açılacak Deniz Bilgin’in resim sergisinin basın duyurusuyla güzel bir kitap.
Gelen peri galeride görevli Ayşe Çetinkaya’ymış;doğrusu,Deniz Bilgin’i hiç tanımıyordum;hemen oturup kitaba bakmaya başladım:sergi duyurusunda adının yanına ressam yazmışlar yalnız;yüzde yüz yerinde bir tanım.
Deniz,doğuştan ressam gelmiş;gördüklerini,düşlediklerini oyun oynar gibi çizip renklendirme yeteneği var-mış: ne yazık ki genç yaşta göçüp gitmiş.
Bu yakınlarda sıkça anıyorum,20.Yüzyıl’ın en sağlam bilimadamı-düşünürlerinden Henri Laborit,bellediğimiz her şeye dayanan düşgücüne,imgeleme karıştırıcı derdi:biriktirilenin ya da onların yolaçtığı çağrışımları karıştırıp yeni bir ekmek yapan yeti.
Deniz’inki kusursuz;renkler,çizgiler,bileşimler coşturucu,uçurucu.
Yaşarken tanıyamadığıma çok üzüldüm.
Ama bu sergiyi düzenleyen,o kusursuz kitabı hazırlayan,basan,tanıtım azılarını yazan herkesi yürekten kutluyorum.
*
Eczacıbaşı bu yıl Evleri konu almış;yurdumuzun dört bir yanında,biz dizi yorumcu.sıradışı evleri çekmiş;inanılmaz,unutulmaz belgeler.
Ve elbet çok büyük bir keder:nasıl da ucuzlamış yaşamımız da,yaşadığımız sığınaklar da!
Ama madem ki her şey gelip geçici,hiç değilse elimizde,gözümüzün önünde bu güzel görüntüler duruyor;hazırlayanları canına sağlık!
Adam Sanat, Mart 2004, s.218
1 Şubat 2004 Pazar
“KUMARHANE KAPİTALİZMİ”
Otopsi Yayınevi’nin yararlı kitapları arasında Alpaslan Işıklı’nın “Dünya Bankasının Laik İmparatorluğunda Kumarhane Kapitalizmi” adlı çalışması da var.
Işıklı,bildiğiniz sağlam dünya görüşüyle,kitabın başlığını ünlü tutumbilim kuramcısı Keynes’ten ödünç almış:anamalcılık,sonunda,hiçbir üretimde bulunmadan,sanal bir dünyada,sanal değerler alışverişine nasıl dönüşüyor.Bu çürümenin ayrıntılarını öğrenmek ya da anımsamak için bu yapıtı mutlaka okumalısınız.
146.sayfada soruyor Işıklı:Nedir olan? Aralık 99’de gelmiş,dolarlarını getirmişlerdir.Sonra bu dolarları Türk parasına çevirmişlerdir.Türk parasıyla repo yapmışlar.Hazine bonoları almışlar;aklınıza gelen ne varsa, paraya para kazandıran yolların hepsini denemişlerdir.Bu süre içinde rahattırlar,çünkü doların dğer yitirme tehlikesi yoktur;kur güvencesi vardır.Vuracaklarını vurduktan sonra,kurun dalgalanmaya bırakılacağı 21 Şubat’tan iki gün önce,19 Şubat’ta,paralarını yeniden dolara çevirip yurtdışına götürmüşlerdir.
Gelirimizin yaklaşık %40’ını çarpmışlardır.
Kısacası,bankalarla,para oyunlarıyla,bütün dünyada,gerçek bir üretime dayanmayan bir anamalcılık,kumarhane anamalcılığı her türlü zorbalıkla yürürlükte tutulmaktadır.
Buysa,insanlığın kendi bileklerini kesmesinden başka bir şey değildir.
Bakalım bütün kan akmadan bu yoldan dönebilecek miyiz?
*
Bu hastalıklı toplumsal durumda ,kimi etkinlikler,sanki hiçbir şey olmamış,olmuyormuş gibi sürdürülmek zorunda elbet.
Yeni sergiler açılıyor,yeni filmler geliyor.
Tantanayla getirilen filmlerden biri Nicole Kidman’ın güzelliğine yaslanan Dogville.Kent aslında köpek kenti değil,ama filmi çeken gerçek bir aşağılık köpek! Hiçbir şey anlatmadığı,baştan sona yalan söylediği çakılmasın diye –nitekim büyük çoğunluk çakmıyor,eh!aynı ölçüde rezil film eleştirmenleri de canla başla el verince,çember tamam!-,sözümbuna sıradışı bir anlatım deneniyor! Aman Tanrım! Kumarhane Kapitalizmi’nin simgesi bir hiçlik!
*
Neyse ki,herkes bu yönetmen kadar yalancı değil.
Özü sözü birlerden biri,sevgili dostlarım Leylâ-Nevzat Metin çifti AKM’nin tepesinde,başka bir dürüst güzellik kovalayıcısının,Tülây Tura Börtecene’nin Kaos ve Oluşum dizisinin II.sini açtılar.
Ayrıca,Necdet Kaygın’ın çektiği fotoğraflarla,güzel bir kitabını yayımladılar.
İlhan Berk’in bir şiiriyle kucaklanan sergi,adı üstünde,evrenimizin Kaos’tan oluşuma geçişini betimliyor bin bir renkli,büyük boyutlu resimlerle.Kitaba,çeşitli yazarların değişik zamanlardaki yazıları eklenmiş;aralarında elbet Tülây’la Ahmet Oktay’ın görüşleri de var.
Bugünkü toplumsal-parasal kaos içersinde, ne mutlu bu resimleri yapabilme gücünü bulana,ne mutlu onları sergileyebilene,ne mutlu bu yapıtların kitabının basılabilmesine!
*
Eski dostlarımdan Nevin Çokay,Hobi’de,daha gösterişsiz bir sergiyle son çalışmalarını sundu sevenlerine.
Bunca olumsuzluğa karşın,Nevin’ciğimin yüzündeki ışıltıyı da, sanal para düzenine aldırmadan,üretimini de sürdürmesi,sürdürebilmesi büyük mutluluk elbet!
*
Aynı direnç, yaşama sevincini sürdürme inadı,Semiramis Sokul’un Parmakkapı İş’teki sergisinde de vardı.
Semiramis’çiğim,insanları parayla, para için para kazanma yarışına zorlayan kurumlardan birindeki köleliğinden kurtulalı beri,gönlünce,doya doya çalışmış;kendi acısından yola çıkarak insanlığınkini dile getirmiş çarpıcı resimlerinde.
Biz dostları,gerçek sanatseverler için ne kadar sevindirici!
*
Son dönemin çalışkanlarından Cengiz Özakıncı,yaratıp yönettiği Otopsi Yayınları’nda.asında 1200 sayfa olarak hazırladığı kara çarşafa girme-sokma sürecinin ikinci bölümünü United States of İRTİCA 1945-1999 adlı kitabında anlatmış.
Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne TÜRKİYE’DE İRTİCA VE EMPERYALİZM alt başlığını taşıyan bu ciddî incelemeyi yine birçok yazarın 72 yapıtını okuyarak gerçekleştirmiş.
“1969 Kanlı Pazar’dan 1999 Merve Kavakçı’ya United states of İrtica”,”1984.Rusya’da Geriye Dönüş ve Türkiye’de İrtica”,”Soğuk Savaş Dönemi’nde Türkiye’de İrtica ve ABD”,”Yeni Dünya Düzeni’nin Oluşum Sürecinde ABD-Avrupa Birliği Çatışması v Türkiye’de İrtica”,”ABD Güdümlü İrtica Hilafetçi Darbe Peşinde”,”l995-1997:28 Şubat’ın Oluşum Süreci ve Yeni Ulusal Savunma Çizgisi” başlıklı altı bölümde,1945’ten bu yana başta Amerika,düzmece dostlarımızın yerli işbirlikçilerle güzelim Türk halkına çektikleri bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Kör ya da satılık değilseniz,altın değerinde bilgiler.
*
Biliyorsunuz,evrende her şey görece;şimdi bana aykırı gelen bir şeyden söz edeceğim.
Sanat Çevresi’nin son sayısında,sevgili Avni Arbaş’la,hasta yatağında yapılmış bir söyleşi var;yanına,her zamanki gibi birkaç görüntü eklenmiş.
Doğa bizi geri çağırırken,insan ölçülerine göre,duyguya yer vermiyor;dolayısıyla,son yolculuğumuz bizce çok acımasız koşullarda olabiliyor.
Ama Fakir Baykurt’un halkımızdan ödünç aldığı güzelim deyimle,bizim göğsümüzün acımalı olması gerekiyor,bence.
Bu söyleşiyi yapan,o görüntüleri çeken,onları basan tanıdıklarımız,duruşuna,görünüşüne onca düşkün Avni Bey’i o acıklı bakışla basarkan ne kazandılar acaba?
Üstelik bu dergi televole dergisi değil,güzel sanatlar dergisi!
Çok yazık!
*
Tevfik İhtiyar,yine çok yerinde bir seçim yaptı,Antik’te,bir zamanların ünlü Onlar Kümesi’nin yapıtlarını sergiledi.
Seçim çok başarılı,onca yapıtın bir araya getirilmesi,özenle yeniden sanatseverlere sunulması,hazırlanan dergi de öyle.
Sevgili öğretmenim Hulusi Sarptürk de,Orhan Peker de,Mustafa Esirkuş da artık aramızda değildi;sevgili Leyla Gamsız,hayırsız oğul kazasına uğramıştı.
Ama Turan Erol’un kalkıp Ankara’dan gelmesi,Haydarpaşa Lisesi’nin bana armağan ettiği ikinci öğretmenim Mehmet Pesen’in geçirdiği sağlık kazasına karşın bu şölene katılması,Nevin Çokay’ın ışıltılı bakışlarıyla gezinmesi,çocuk ruhluların en temizlerinden Adnan Varınca’nın Besi Hanım’ın kolunda çıkagelmesi nasıl değerliydi!
Bütün dünyada ölüm ruleti döndüren kumarcı anamalcılık o rulete kapılmamak için direnen son birey can verene dek,bu hazları silemeyecek yeryüzünden!
Hem bakarsınız o bizi öğütmeden gerçek insanlar onu kırıp atmayı başarır.
*
Sıtkı,geçen yıldan bu yana oluşturduğu eşsiz incileri kucaklayıp Artisan’a getirmiş;aman Tanrım! ne ince,ne coşturucu yapıtlar!
Güzel sanat tanımına yakışan,güzellikleri Sıtkı’nın yüzüne de vuran değerli taşlar!
Canına sağlık Sıtkıcığım!
*
Mehlika Baş,Camaltı-Kediler Sergisi’ne çağırdı,ama nerede eski ben?Çağrı’dakilerle yetinmek zorunda kaldım.
Sevincin eksilmesin Mehlikacığım!
*
YKY,Cihat Burak’ın Zenci Kalınız’ını sonunda basabildi;sağolsun Ömer Faruk Şerifoğlu ve arkadaşları,basılmış,elyazılı,giderek eski Türkçe metinleri taramış,karşılaştırmış ve dipnotlu,244 sayfalık tertemiz bir kitap hazırlamışlar;öykülerle ilgili karakalem çizimler,metinlerin özgün elyazmaları da eklenmiş.
Cihat’çığım,bize ve onu tanıma talihine eren başka dostlarına kim bilir kaç kez anlattığı öyküler,böylece,anlatırken elbet kayda geçiremediğim güzelim gerçek-masallar kalıcı hâle getirilmiş.
Öykülerden biri,Deli Kız;Edremit’te çalışırken tanıdığı,güzelliğine vurulduğu,kendisine vurulan,annesi geçimini bedenini pazarlayarak sağlayan,su yolunda değil,dağ yolunda on bir azgın erkek eliyle kırılmış Mesuda (yazgının acıklı güldürüsüne bakın! körpecik yaşta çamura belenen o güzelim varlığa anneciği büyük umutlarla mutlu kız adını vermiş...)
Mesude’nin,her zamanki gibi,düşgücünden fışkıran tamamlayıcı öğelerle birlikte,tadına doyulmaz bir resmini yapmış Cihat Burak.
İçini gıcıklayan,durmadan gözünün elinin altında dolaşan bu periyi odasına atmayı çok kurmuş,ama yakından tanıyan dostlarının uyarısıyla göze alamamış –iyi ki alamamış:akıllı gözüken bir kadının elinden pençesinden bile onu ancak yakın dostu Cemâl Süreya kurtarabilmiş çünkü.
O masal perisini ararken,aynı çevrenin ozanı Mustafa Seyit Sutüven’in bir şiirine rastlamış;Mesude’nin arı duru güzelliğini bulmuş bu şiirde,ve hemen bütünüyle almış öyküsüne.
Onunla kentdaşlarının yazdıklarını karşılaştırırken bakın ne diyor:Bu şiir,her dizesinde cehaletinizi yüzünüze tüküren şiirlerden değildi,konaklar monaklar,otağlar,atlar,ilahlar vardı bu şiirde,ama o güne kadar başka bir yerde rastlamadığım bir de BÜYÜ vardı...
Ve şu dizelerin,gölgesi Akçay’ın önündeki mavi sulara vuran Afrodit’i,ya da sevgili Mesude’sini betimlediğine inanmış:
Afrodit olmadan ilah,
Dağdan inerdi her sabah,
Elde gümüş hamam tası.
Burda çıkardı örtüden,
Kimseye gösterilmeyen,
Gerdanı,göğsü,kalçası.
Ah güzeller güzeli,soylu Cihat’çığım ah! Ne büyük ayrıcalıkmış seni tanıyıp dostun olmak!
Bu kitap bizim için Ali Baba’nın hazinesi değerinde.
*
Daha önce sözünü etmiştim,Otopsi Yayınları’nda Erol Bilbilik’in,şu güzelim topraklarda yaşamayı sürdürmek isteyen herkesin kesinlikle başucundan ayırmaması gereken bir kitabı var:Amerikan Kuşatması.
Çoğumuz,eski alışkanlıkla,kitapları birer ekinsel süs sayıyoruz hâlâ;oysa bugün yaşanan tarihi yirmi,otuz,elli yıl sonra değil,hemen şimdi yaşarken okumak zorundayız;sözkonusu kuşatma öyle ivedi ve amansız ki,dünyanın hiçbir yerinde en küçük bir direnmeye,karşı koymaya dayanamıyor.
Yukarıdan gelen buyrukla elimizdeki biricik doğru haber kaynağı,Ulusal Kanal nicedir kapalı; ancak artık böyle 24 saat yayını bırakın,haftada bir,günde birkaç saat doğru yayına bile dayanamaz olmuşlar: Tuncay Özkan’la Hulki Cevizoğlu’nun işlerine son verilmiş.
*
Kanaldan kanala atarken kesinlikle gözünüze ilişmiştir,kanalların birinde bir halk sanatçısı (elbette İngilizcesiyle!) yarışması var;eski bir katil,e küçük bir yeteneği,becerisi olmayan bir insan neredeyse birinci seçilecek,alkışlar,çığlıklar arasında.
İş Bankası Kültür yayınlarında bir kitap basılmıştı geçen yıl: Dünyanın En Güzel Tarihi.Orada şöyle bir saptama vardı: doğal yasalar,toplumsal yasalar gibi esnek,görece değildir,kesindir.
Bunlardan biri bileşik kaplar ilkesi’dir:kabın iki yanında düzeylerin eşit olması gerekir,kaçınılmaz biçimde.
Sanırım aslında sözünü ettiğim kitabı bizim gibi bir insan yazdığından,toplumsal olgularda keseri bizden yana tutmuştu: toplumsal olaylar da öyle sandığımız kadar esnek,görece değil.
Bunun son örneğini dün gece bir tiyatroda yaşadım:çağrılanlar toplumumuzun,giderek dünyanın seçkin insanları;düzeylerinin yüksek olması gerekiyordu;ama,halk sanatçısı yarışmasındaki gibi,inanılmaz bir lâf salatası’ndan öteye geçemeyen oyunu,Fay Hattı’nı,salonun üçte ikisi ayakta alkışladı.
Demek ki küresel yozlaşma dünyanın her yanına eşit dağılmış! Aman Tanrım,çok şükür,bin şükür! Ya azıcık geri kalmış olsaydık,ne yapardım?
Arayıp tarayıp ancak bu oyunu bulabilen Genco’ya da,benim gibilere de ne yazık!
*
Bu haftaki Aydınlık’ta,Vural Savaş’ın Tarih Bilinci başlıklı yazısından şu bölümü aktarayım:
“Ünlü tarihçi Bernard Lewis,üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken şu gerçekleri vurguluyor:
“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul beklentisi saçmadır.AB’nin Türkiye’yi üyeliğe kabul etmesi için tek bir olasılık görüyorum:AB’nin Müslüman olması...Türkiye’nin,geleceğine ilişkin siyasal hesaplamalarına Rusya’yı,Çin’i,Hindistan’ı katması gerekir.Rusya,uluslararası sahneye,yeniden bir güç olarak dönecektir.”
Güneydoğu’da sözde araştırma yapmaya gelmiş üç İtalyan’ın önüne bir torba mayını boşalttıran,gerçekten tarih bilinci’ne sahip olduğu anlaşılan bir tabur komutanımız şöyle der:
“Taa İtalya’dan gelip bize,yani Ortadoğu’nun tüm sıkıntısını çekenlere ders vermeye kalkıyorsunuz.Bir yandan ’emperyalizm’ diyorsunuz,bir yandan PKK’ya mayın satıyorsunuz...Korkmayın,bu düşüncelerinizden ve sözlerinizden ötürü size kötü bir şey yapacak değiliz.Bir bataklığa saplanmış olabiliriz,ama göreceksiniz bir gün bu bataklıktan çıkacağız;bizi bu batıklığa saplayanlarsa orada boğulacak.”
Oyun yazmaya kalkışanların,en az şu güzelim tabur komutanı kadar bilinçli,tutarlı,sorumlu olmaları gerekiyor!Amin!
*
Hiç Güney Amerika’daki maden ocaklarının uçaktan çekilmiş görüntülerini gördünüz mü? toprağın belki binlerce derini uzanan o kıvıl kıvıl solucan yuvalarında,on binlerce,yüz binlerce insan kardeşimiz(?),yaptıkları işte utanç verici tek yan çükleriymiş gibi,yalnız kıçlarını örtmüş olarak,vıcık vıcık çamur içinde,belli ki kaygan yollarda sık sık birbirlerinin tepesine düşüp onlarcasını bu cehennemin dibine uçura uçura,sırtlarında birer çuval,maden çıkarırlar Kumarhane Anamalcılığı’nın başındaki timsahlara.
O cehennemde artık çıplak köleler de,düzene egemen olduklarını,parsayı devşirdiklerini sananlar da kurbandır aslında,ama kimse bunu seslendirmez ki,çark gıcırdamasın.
Elimizde kalan birkaç dürüst,göğsü acımalı,yetenekli yönetmenden biri olan Hector Babenko’yu,gerçek sinemaseverler Örümcek Kadının Öpücüğü’nden ya da sinemalarda gösterilmeyen,ancak videoda erişebilenlerin gördükleri,iki yetenekli oyuncunun,Meryl Streep’le şimdi artık balçığa batmış olan Jack Nicholson’ın oynadıkları İronweed’den anımsayacaklardır elbet.
Son filmi Carandiru’da maden ocaklarının bir türünü,ünlü bir tutukevini anlatıyor. Kimin söylediğini unuttum,ama dürüst biri: insanların bu usdışı düzene ses çıkarmadan dayanabilmeleri için,ceza ve cezaevi kesinlikle gereklidir,diyordu.
Carandiru tutekevi,bizim Bayrampaşa gibi,kentin ortasında;ilkel mi ilkel;diyelim 500,1000 kişilik yerde 4000,7000 kişi yatırılıyor; anamalcı kumarhane’nin bütün çarkları,zaman zaman kanla yağlanarak,tıkır tıkır dönüyor: uyuşturucu peynir ekmek gibi satılıyor,herkes her fırsatta birbirini düzüyor,falan.
Babenko,bütün bu amansız,acımasız dönüşü insanca,acı bir gülümsemeyle anlatıyor;en sonunda,o korkunç değirmenin yapılarını patlayıcıyla havaya uçurarak kapatıyor öyküsünü!Her açıdan simgesel bir son!
Fay Hattı’nı yazanlara,Köpekkent’i çekenlere bu filmi göstermenin,şu benim yazıyı okutmanın hiçbir işe yaramayacağını çok iyi biliyorum:onlar,Kumarhane Anamalcılığı’nın birkaç dolara razı uşakları çünkü;dahası,para bile vermeseniz,canla başla işlerini sürdürebilirler:kuru bir övgü,sanal bir ün yeter hepsine.
Demek ki beter olmamızdan başka kurtuluş umudu kalmamış!
*
Garanti Bankası’nın Taksim şubesinde ince bedenli,ince ruhlu bir dostum var:Gülay Türer. Banka işlemleri sırasında,çalınmış kısa sürelerde,sanattan,yazından konuşuruz,Adam Sanat’ları paylaşırız.
Geçen gün babasının selamını söyledi bana,bugün de yazdığı kitabı armağan etti:Atatürk İle Samsun’dan Havza’ya (Tarihsel Kurgu).
Erdoğan Türer,Ortaca’lı Ali İhsan’ın soyundan bir insan:gönlünce okumaya olanak bulamamış,okuldışı eğitimle kendini yetiştirmiş,dahası yazar olmuş bir çiftçi çocuğu.
Daha 1961’de,Terme’nin Evci Köyü’nde,duvar gazetesi Devrim’i çıkarmış;şimdi,Samsun’daki Barış Gazetesi’nde yazıyor.
Ah zavallı çıldırmış Batılılar,bıraksalar,Anadolu çocukları onları bile bataktan kurtaracak!
*
Başka bir çalışkan üretken insan da Gülseren Engin Ünsün;Atatürk Üniversitesi’nde tıp okumuş,Hacettepe’de hastalıkbilim dalında uzmanlaşmış,Almanya’da Hamburg Üniversitesi Ağız Hastalıkları Bölümü’nde bilgisini geliştirmiş.
Yurda dönüşte,Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hastalıkbilim dalında görev yapmış;ne mutlu ki,Ödemiş’li hekim yoldaşı Dr İlhami Güneral gibi,hastalıkların beslenmeye ne kadar bağlı olduklarını sezmiş,bu yönde düşünüp kitaplar yazmış:Kadını Tanımak,Şeker Hastaları İçin Yemek Kitabı,Zayıflamak İsteyenler İçin Yemek Kitabı,Kanser ve Beslenme bunlar arasında.
Bu çalışmalarını İnkılâp Yayınevi basmış;yazınsal yapıtlarıysa, Remzi Kitabevi’nde;hem çalışkan,hem kendine güvenli:Ömer Seyfettin Öykü Yarışması’na iki kez girmiş,ödül kazanmış;ödülleri arasında Yunus Nadi ile Orhan Kemâl de var;Geç Kalan Öyküler’in kapağını kendi yaptığı resim süslüyor.
Cehennemde Bir Ada, ilk romanı;2.Dünya Savaşı’nda,İstanbul’da ve çeşitli Avrupa kentlerinde yaşanan cehennemi anlatıyor;aslında cehennem öncesiz sonrasız:paraya tapan ataerkil düzensizlik kurulalı beri sürüp geliyor; ve boşu boşuna kendini beğenen insan adlı tüysüz maymunu bu hastalıktan kurtaracak bir büyücü hekim gelmedikçe,yıkımını arttırarak,sürecek.
Adam Sanat, Şubat 2004, s.217
Işıklı,bildiğiniz sağlam dünya görüşüyle,kitabın başlığını ünlü tutumbilim kuramcısı Keynes’ten ödünç almış:anamalcılık,sonunda,hiçbir üretimde bulunmadan,sanal bir dünyada,sanal değerler alışverişine nasıl dönüşüyor.Bu çürümenin ayrıntılarını öğrenmek ya da anımsamak için bu yapıtı mutlaka okumalısınız.
146.sayfada soruyor Işıklı:Nedir olan? Aralık 99’de gelmiş,dolarlarını getirmişlerdir.Sonra bu dolarları Türk parasına çevirmişlerdir.Türk parasıyla repo yapmışlar.Hazine bonoları almışlar;aklınıza gelen ne varsa, paraya para kazandıran yolların hepsini denemişlerdir.Bu süre içinde rahattırlar,çünkü doların dğer yitirme tehlikesi yoktur;kur güvencesi vardır.Vuracaklarını vurduktan sonra,kurun dalgalanmaya bırakılacağı 21 Şubat’tan iki gün önce,19 Şubat’ta,paralarını yeniden dolara çevirip yurtdışına götürmüşlerdir.
Gelirimizin yaklaşık %40’ını çarpmışlardır.
Kısacası,bankalarla,para oyunlarıyla,bütün dünyada,gerçek bir üretime dayanmayan bir anamalcılık,kumarhane anamalcılığı her türlü zorbalıkla yürürlükte tutulmaktadır.
Buysa,insanlığın kendi bileklerini kesmesinden başka bir şey değildir.
Bakalım bütün kan akmadan bu yoldan dönebilecek miyiz?
*
Bu hastalıklı toplumsal durumda ,kimi etkinlikler,sanki hiçbir şey olmamış,olmuyormuş gibi sürdürülmek zorunda elbet.
Yeni sergiler açılıyor,yeni filmler geliyor.
Tantanayla getirilen filmlerden biri Nicole Kidman’ın güzelliğine yaslanan Dogville.Kent aslında köpek kenti değil,ama filmi çeken gerçek bir aşağılık köpek! Hiçbir şey anlatmadığı,baştan sona yalan söylediği çakılmasın diye –nitekim büyük çoğunluk çakmıyor,eh!aynı ölçüde rezil film eleştirmenleri de canla başla el verince,çember tamam!-,sözümbuna sıradışı bir anlatım deneniyor! Aman Tanrım! Kumarhane Kapitalizmi’nin simgesi bir hiçlik!
*
Neyse ki,herkes bu yönetmen kadar yalancı değil.
Özü sözü birlerden biri,sevgili dostlarım Leylâ-Nevzat Metin çifti AKM’nin tepesinde,başka bir dürüst güzellik kovalayıcısının,Tülây Tura Börtecene’nin Kaos ve Oluşum dizisinin II.sini açtılar.
Ayrıca,Necdet Kaygın’ın çektiği fotoğraflarla,güzel bir kitabını yayımladılar.
İlhan Berk’in bir şiiriyle kucaklanan sergi,adı üstünde,evrenimizin Kaos’tan oluşuma geçişini betimliyor bin bir renkli,büyük boyutlu resimlerle.Kitaba,çeşitli yazarların değişik zamanlardaki yazıları eklenmiş;aralarında elbet Tülây’la Ahmet Oktay’ın görüşleri de var.
Bugünkü toplumsal-parasal kaos içersinde, ne mutlu bu resimleri yapabilme gücünü bulana,ne mutlu onları sergileyebilene,ne mutlu bu yapıtların kitabının basılabilmesine!
*
Eski dostlarımdan Nevin Çokay,Hobi’de,daha gösterişsiz bir sergiyle son çalışmalarını sundu sevenlerine.
Bunca olumsuzluğa karşın,Nevin’ciğimin yüzündeki ışıltıyı da, sanal para düzenine aldırmadan,üretimini de sürdürmesi,sürdürebilmesi büyük mutluluk elbet!
*
Aynı direnç, yaşama sevincini sürdürme inadı,Semiramis Sokul’un Parmakkapı İş’teki sergisinde de vardı.
Semiramis’çiğim,insanları parayla, para için para kazanma yarışına zorlayan kurumlardan birindeki köleliğinden kurtulalı beri,gönlünce,doya doya çalışmış;kendi acısından yola çıkarak insanlığınkini dile getirmiş çarpıcı resimlerinde.
Biz dostları,gerçek sanatseverler için ne kadar sevindirici!
*
Son dönemin çalışkanlarından Cengiz Özakıncı,yaratıp yönettiği Otopsi Yayınları’nda.asında 1200 sayfa olarak hazırladığı kara çarşafa girme-sokma sürecinin ikinci bölümünü United States of İRTİCA 1945-1999 adlı kitabında anlatmış.
Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne TÜRKİYE’DE İRTİCA VE EMPERYALİZM alt başlığını taşıyan bu ciddî incelemeyi yine birçok yazarın 72 yapıtını okuyarak gerçekleştirmiş.
“1969 Kanlı Pazar’dan 1999 Merve Kavakçı’ya United states of İrtica”,”1984.Rusya’da Geriye Dönüş ve Türkiye’de İrtica”,”Soğuk Savaş Dönemi’nde Türkiye’de İrtica ve ABD”,”Yeni Dünya Düzeni’nin Oluşum Sürecinde ABD-Avrupa Birliği Çatışması v Türkiye’de İrtica”,”ABD Güdümlü İrtica Hilafetçi Darbe Peşinde”,”l995-1997:28 Şubat’ın Oluşum Süreci ve Yeni Ulusal Savunma Çizgisi” başlıklı altı bölümde,1945’ten bu yana başta Amerika,düzmece dostlarımızın yerli işbirlikçilerle güzelim Türk halkına çektikleri bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Kör ya da satılık değilseniz,altın değerinde bilgiler.
*
Biliyorsunuz,evrende her şey görece;şimdi bana aykırı gelen bir şeyden söz edeceğim.
Sanat Çevresi’nin son sayısında,sevgili Avni Arbaş’la,hasta yatağında yapılmış bir söyleşi var;yanına,her zamanki gibi birkaç görüntü eklenmiş.
Doğa bizi geri çağırırken,insan ölçülerine göre,duyguya yer vermiyor;dolayısıyla,son yolculuğumuz bizce çok acımasız koşullarda olabiliyor.
Ama Fakir Baykurt’un halkımızdan ödünç aldığı güzelim deyimle,bizim göğsümüzün acımalı olması gerekiyor,bence.
Bu söyleşiyi yapan,o görüntüleri çeken,onları basan tanıdıklarımız,duruşuna,görünüşüne onca düşkün Avni Bey’i o acıklı bakışla basarkan ne kazandılar acaba?
Üstelik bu dergi televole dergisi değil,güzel sanatlar dergisi!
Çok yazık!
*
Tevfik İhtiyar,yine çok yerinde bir seçim yaptı,Antik’te,bir zamanların ünlü Onlar Kümesi’nin yapıtlarını sergiledi.
Seçim çok başarılı,onca yapıtın bir araya getirilmesi,özenle yeniden sanatseverlere sunulması,hazırlanan dergi de öyle.
Sevgili öğretmenim Hulusi Sarptürk de,Orhan Peker de,Mustafa Esirkuş da artık aramızda değildi;sevgili Leyla Gamsız,hayırsız oğul kazasına uğramıştı.
Ama Turan Erol’un kalkıp Ankara’dan gelmesi,Haydarpaşa Lisesi’nin bana armağan ettiği ikinci öğretmenim Mehmet Pesen’in geçirdiği sağlık kazasına karşın bu şölene katılması,Nevin Çokay’ın ışıltılı bakışlarıyla gezinmesi,çocuk ruhluların en temizlerinden Adnan Varınca’nın Besi Hanım’ın kolunda çıkagelmesi nasıl değerliydi!
Bütün dünyada ölüm ruleti döndüren kumarcı anamalcılık o rulete kapılmamak için direnen son birey can verene dek,bu hazları silemeyecek yeryüzünden!
Hem bakarsınız o bizi öğütmeden gerçek insanlar onu kırıp atmayı başarır.
*
Sıtkı,geçen yıldan bu yana oluşturduğu eşsiz incileri kucaklayıp Artisan’a getirmiş;aman Tanrım! ne ince,ne coşturucu yapıtlar!
Güzel sanat tanımına yakışan,güzellikleri Sıtkı’nın yüzüne de vuran değerli taşlar!
Canına sağlık Sıtkıcığım!
*
Mehlika Baş,Camaltı-Kediler Sergisi’ne çağırdı,ama nerede eski ben?Çağrı’dakilerle yetinmek zorunda kaldım.
Sevincin eksilmesin Mehlikacığım!
*
YKY,Cihat Burak’ın Zenci Kalınız’ını sonunda basabildi;sağolsun Ömer Faruk Şerifoğlu ve arkadaşları,basılmış,elyazılı,giderek eski Türkçe metinleri taramış,karşılaştırmış ve dipnotlu,244 sayfalık tertemiz bir kitap hazırlamışlar;öykülerle ilgili karakalem çizimler,metinlerin özgün elyazmaları da eklenmiş.
Cihat’çığım,bize ve onu tanıma talihine eren başka dostlarına kim bilir kaç kez anlattığı öyküler,böylece,anlatırken elbet kayda geçiremediğim güzelim gerçek-masallar kalıcı hâle getirilmiş.
Öykülerden biri,Deli Kız;Edremit’te çalışırken tanıdığı,güzelliğine vurulduğu,kendisine vurulan,annesi geçimini bedenini pazarlayarak sağlayan,su yolunda değil,dağ yolunda on bir azgın erkek eliyle kırılmış Mesuda (yazgının acıklı güldürüsüne bakın! körpecik yaşta çamura belenen o güzelim varlığa anneciği büyük umutlarla mutlu kız adını vermiş...)
Mesude’nin,her zamanki gibi,düşgücünden fışkıran tamamlayıcı öğelerle birlikte,tadına doyulmaz bir resmini yapmış Cihat Burak.
İçini gıcıklayan,durmadan gözünün elinin altında dolaşan bu periyi odasına atmayı çok kurmuş,ama yakından tanıyan dostlarının uyarısıyla göze alamamış –iyi ki alamamış:akıllı gözüken bir kadının elinden pençesinden bile onu ancak yakın dostu Cemâl Süreya kurtarabilmiş çünkü.
O masal perisini ararken,aynı çevrenin ozanı Mustafa Seyit Sutüven’in bir şiirine rastlamış;Mesude’nin arı duru güzelliğini bulmuş bu şiirde,ve hemen bütünüyle almış öyküsüne.
Onunla kentdaşlarının yazdıklarını karşılaştırırken bakın ne diyor:Bu şiir,her dizesinde cehaletinizi yüzünüze tüküren şiirlerden değildi,konaklar monaklar,otağlar,atlar,ilahlar vardı bu şiirde,ama o güne kadar başka bir yerde rastlamadığım bir de BÜYÜ vardı...
Ve şu dizelerin,gölgesi Akçay’ın önündeki mavi sulara vuran Afrodit’i,ya da sevgili Mesude’sini betimlediğine inanmış:
Afrodit olmadan ilah,
Dağdan inerdi her sabah,
Elde gümüş hamam tası.
Burda çıkardı örtüden,
Kimseye gösterilmeyen,
Gerdanı,göğsü,kalçası.
Ah güzeller güzeli,soylu Cihat’çığım ah! Ne büyük ayrıcalıkmış seni tanıyıp dostun olmak!
Bu kitap bizim için Ali Baba’nın hazinesi değerinde.
*
Daha önce sözünü etmiştim,Otopsi Yayınları’nda Erol Bilbilik’in,şu güzelim topraklarda yaşamayı sürdürmek isteyen herkesin kesinlikle başucundan ayırmaması gereken bir kitabı var:Amerikan Kuşatması.
Çoğumuz,eski alışkanlıkla,kitapları birer ekinsel süs sayıyoruz hâlâ;oysa bugün yaşanan tarihi yirmi,otuz,elli yıl sonra değil,hemen şimdi yaşarken okumak zorundayız;sözkonusu kuşatma öyle ivedi ve amansız ki,dünyanın hiçbir yerinde en küçük bir direnmeye,karşı koymaya dayanamıyor.
Yukarıdan gelen buyrukla elimizdeki biricik doğru haber kaynağı,Ulusal Kanal nicedir kapalı; ancak artık böyle 24 saat yayını bırakın,haftada bir,günde birkaç saat doğru yayına bile dayanamaz olmuşlar: Tuncay Özkan’la Hulki Cevizoğlu’nun işlerine son verilmiş.
*
Kanaldan kanala atarken kesinlikle gözünüze ilişmiştir,kanalların birinde bir halk sanatçısı (elbette İngilizcesiyle!) yarışması var;eski bir katil,e küçük bir yeteneği,becerisi olmayan bir insan neredeyse birinci seçilecek,alkışlar,çığlıklar arasında.
İş Bankası Kültür yayınlarında bir kitap basılmıştı geçen yıl: Dünyanın En Güzel Tarihi.Orada şöyle bir saptama vardı: doğal yasalar,toplumsal yasalar gibi esnek,görece değildir,kesindir.
Bunlardan biri bileşik kaplar ilkesi’dir:kabın iki yanında düzeylerin eşit olması gerekir,kaçınılmaz biçimde.
Sanırım aslında sözünü ettiğim kitabı bizim gibi bir insan yazdığından,toplumsal olgularda keseri bizden yana tutmuştu: toplumsal olaylar da öyle sandığımız kadar esnek,görece değil.
Bunun son örneğini dün gece bir tiyatroda yaşadım:çağrılanlar toplumumuzun,giderek dünyanın seçkin insanları;düzeylerinin yüksek olması gerekiyordu;ama,halk sanatçısı yarışmasındaki gibi,inanılmaz bir lâf salatası’ndan öteye geçemeyen oyunu,Fay Hattı’nı,salonun üçte ikisi ayakta alkışladı.
Demek ki küresel yozlaşma dünyanın her yanına eşit dağılmış! Aman Tanrım,çok şükür,bin şükür! Ya azıcık geri kalmış olsaydık,ne yapardım?
Arayıp tarayıp ancak bu oyunu bulabilen Genco’ya da,benim gibilere de ne yazık!
*
Bu haftaki Aydınlık’ta,Vural Savaş’ın Tarih Bilinci başlıklı yazısından şu bölümü aktarayım:
“Ünlü tarihçi Bernard Lewis,üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken şu gerçekleri vurguluyor:
“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul beklentisi saçmadır.AB’nin Türkiye’yi üyeliğe kabul etmesi için tek bir olasılık görüyorum:AB’nin Müslüman olması...Türkiye’nin,geleceğine ilişkin siyasal hesaplamalarına Rusya’yı,Çin’i,Hindistan’ı katması gerekir.Rusya,uluslararası sahneye,yeniden bir güç olarak dönecektir.”
Güneydoğu’da sözde araştırma yapmaya gelmiş üç İtalyan’ın önüne bir torba mayını boşalttıran,gerçekten tarih bilinci’ne sahip olduğu anlaşılan bir tabur komutanımız şöyle der:
“Taa İtalya’dan gelip bize,yani Ortadoğu’nun tüm sıkıntısını çekenlere ders vermeye kalkıyorsunuz.Bir yandan ’emperyalizm’ diyorsunuz,bir yandan PKK’ya mayın satıyorsunuz...Korkmayın,bu düşüncelerinizden ve sözlerinizden ötürü size kötü bir şey yapacak değiliz.Bir bataklığa saplanmış olabiliriz,ama göreceksiniz bir gün bu bataklıktan çıkacağız;bizi bu batıklığa saplayanlarsa orada boğulacak.”
Oyun yazmaya kalkışanların,en az şu güzelim tabur komutanı kadar bilinçli,tutarlı,sorumlu olmaları gerekiyor!Amin!
*
Hiç Güney Amerika’daki maden ocaklarının uçaktan çekilmiş görüntülerini gördünüz mü? toprağın belki binlerce derini uzanan o kıvıl kıvıl solucan yuvalarında,on binlerce,yüz binlerce insan kardeşimiz(?),yaptıkları işte utanç verici tek yan çükleriymiş gibi,yalnız kıçlarını örtmüş olarak,vıcık vıcık çamur içinde,belli ki kaygan yollarda sık sık birbirlerinin tepesine düşüp onlarcasını bu cehennemin dibine uçura uçura,sırtlarında birer çuval,maden çıkarırlar Kumarhane Anamalcılığı’nın başındaki timsahlara.
O cehennemde artık çıplak köleler de,düzene egemen olduklarını,parsayı devşirdiklerini sananlar da kurbandır aslında,ama kimse bunu seslendirmez ki,çark gıcırdamasın.
Elimizde kalan birkaç dürüst,göğsü acımalı,yetenekli yönetmenden biri olan Hector Babenko’yu,gerçek sinemaseverler Örümcek Kadının Öpücüğü’nden ya da sinemalarda gösterilmeyen,ancak videoda erişebilenlerin gördükleri,iki yetenekli oyuncunun,Meryl Streep’le şimdi artık balçığa batmış olan Jack Nicholson’ın oynadıkları İronweed’den anımsayacaklardır elbet.
Son filmi Carandiru’da maden ocaklarının bir türünü,ünlü bir tutukevini anlatıyor. Kimin söylediğini unuttum,ama dürüst biri: insanların bu usdışı düzene ses çıkarmadan dayanabilmeleri için,ceza ve cezaevi kesinlikle gereklidir,diyordu.
Carandiru tutekevi,bizim Bayrampaşa gibi,kentin ortasında;ilkel mi ilkel;diyelim 500,1000 kişilik yerde 4000,7000 kişi yatırılıyor; anamalcı kumarhane’nin bütün çarkları,zaman zaman kanla yağlanarak,tıkır tıkır dönüyor: uyuşturucu peynir ekmek gibi satılıyor,herkes her fırsatta birbirini düzüyor,falan.
Babenko,bütün bu amansız,acımasız dönüşü insanca,acı bir gülümsemeyle anlatıyor;en sonunda,o korkunç değirmenin yapılarını patlayıcıyla havaya uçurarak kapatıyor öyküsünü!Her açıdan simgesel bir son!
Fay Hattı’nı yazanlara,Köpekkent’i çekenlere bu filmi göstermenin,şu benim yazıyı okutmanın hiçbir işe yaramayacağını çok iyi biliyorum:onlar,Kumarhane Anamalcılığı’nın birkaç dolara razı uşakları çünkü;dahası,para bile vermeseniz,canla başla işlerini sürdürebilirler:kuru bir övgü,sanal bir ün yeter hepsine.
Demek ki beter olmamızdan başka kurtuluş umudu kalmamış!
*
Garanti Bankası’nın Taksim şubesinde ince bedenli,ince ruhlu bir dostum var:Gülay Türer. Banka işlemleri sırasında,çalınmış kısa sürelerde,sanattan,yazından konuşuruz,Adam Sanat’ları paylaşırız.
Geçen gün babasının selamını söyledi bana,bugün de yazdığı kitabı armağan etti:Atatürk İle Samsun’dan Havza’ya (Tarihsel Kurgu).
Erdoğan Türer,Ortaca’lı Ali İhsan’ın soyundan bir insan:gönlünce okumaya olanak bulamamış,okuldışı eğitimle kendini yetiştirmiş,dahası yazar olmuş bir çiftçi çocuğu.
Daha 1961’de,Terme’nin Evci Köyü’nde,duvar gazetesi Devrim’i çıkarmış;şimdi,Samsun’daki Barış Gazetesi’nde yazıyor.
Ah zavallı çıldırmış Batılılar,bıraksalar,Anadolu çocukları onları bile bataktan kurtaracak!
*
Başka bir çalışkan üretken insan da Gülseren Engin Ünsün;Atatürk Üniversitesi’nde tıp okumuş,Hacettepe’de hastalıkbilim dalında uzmanlaşmış,Almanya’da Hamburg Üniversitesi Ağız Hastalıkları Bölümü’nde bilgisini geliştirmiş.
Yurda dönüşte,Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hastalıkbilim dalında görev yapmış;ne mutlu ki,Ödemiş’li hekim yoldaşı Dr İlhami Güneral gibi,hastalıkların beslenmeye ne kadar bağlı olduklarını sezmiş,bu yönde düşünüp kitaplar yazmış:Kadını Tanımak,Şeker Hastaları İçin Yemek Kitabı,Zayıflamak İsteyenler İçin Yemek Kitabı,Kanser ve Beslenme bunlar arasında.
Bu çalışmalarını İnkılâp Yayınevi basmış;yazınsal yapıtlarıysa, Remzi Kitabevi’nde;hem çalışkan,hem kendine güvenli:Ömer Seyfettin Öykü Yarışması’na iki kez girmiş,ödül kazanmış;ödülleri arasında Yunus Nadi ile Orhan Kemâl de var;Geç Kalan Öyküler’in kapağını kendi yaptığı resim süslüyor.
Cehennemde Bir Ada, ilk romanı;2.Dünya Savaşı’nda,İstanbul’da ve çeşitli Avrupa kentlerinde yaşanan cehennemi anlatıyor;aslında cehennem öncesiz sonrasız:paraya tapan ataerkil düzensizlik kurulalı beri sürüp geliyor; ve boşu boşuna kendini beğenen insan adlı tüysüz maymunu bu hastalıktan kurtaracak bir büyücü hekim gelmedikçe,yıkımını arttırarak,sürecek.
Adam Sanat, Şubat 2004, s.217
1 Ocak 2004 Perşembe
HALK SANATININ GÜCÜ
Dün akşam,Mezzo’da,sıradışı bir belgesel izledim:İtalya’nın çeşitli yörelerinde halk şarkı ve oyunlarını yaşatmaya çalışan kişi ya da kümeleri tanıttılar.
Ne yazık ki başladıktan sonra açtığım belgeselin ilk sanatçısı,60’lık,70’lik,80’lik insanlardan yerel şarkıları dinleyerek büyümüş,bunlara vurulmuş,önce öğrendiklerini yinelemeye girişmiş,şimdi artık kendisi şarkılar besteleyip söyleyen,oynayan güzel sesli,cıvıl cıvıl bir hanımdı.
Sonra Sicilya’ya,koyun besleyip sütünden geleneksel yöntemle peynir yapan güzelim köylülerin arasına gittik; pırıl pırıl,bin bir renkli yerel giysileri içinde bir köylü:Sınırların bir anda eriyip gittiği,yerel kimliğin,özelliklerin yokolduğu şu dünyada,gelenek,kimlik,kişilik işte burada yaşıyor,yaşatılıyor,dedi.
Yörede yaşayan bir mimar-müzikçi,bu söylenene kulak vermiş,o güzelim insanlara katılmış,halk şarkı ve oyunlarını diri tutmaya adamış kendini.
Köylülerden biri,çoksesliliği koyunlarını can kulağıyla dinleyerek,onlara öykünerek,sonra eşek,katır gibi öbür hayvanlarını da işin içine katarak bulgulayıp uyguladıklarını söyledi;sonra,iki arkadaş kafa kafaya verdiler,ellerini bizi köylüler gibi kulaklarına atıp dediklerini örneklediler.
Ardından,yüzyıllarca Çin’den Akdeniz’e sayısız ülkenin,insanların gelip alışveriş yaptıkları,yerleştikleri gerçek mozaik Venedik’e geçtik;orada da yine sevdalı bir mimar-müzikçi,hem yapıların,hem ezgilerin iç içe geçmişliğini gösterdi.
Müzikbilimci bir dostuyla el ele vermiş,yörenin bütün yerel şarkı ve çalgıcılarını bulmuş,belgelemiş,filme çekmiş,kitaplarını yazmış,merak edenlere sunmuşlar.Ne iç açıcı bir çalışma değil mi?
Ardından Sardunya’ya geçtik;Katalan kökenli insanlar,kendi topraklarına,geleneklerine,sanatlarına dört elle sarılmış;gerek yapı sanatını,gerek şarkı ve oyunları yaşatmaya adamışlar kendilerini.
Bir dinadamıyla tanıştırdılar bizi;sevdanın kimin başını döndüreceği,kimin bu ateşte kendini yakmayı seçeceği hiç belli olmuyor: adam tam anlamıyla bir pınar;evi yörenin bütün çalgılarından örneklerin biriktirildiği gerçek bir müze.Üstelik bu çalgıları çalmayı da,yenilerini yapmayı da biliyor,her isteyene gösteriyor.
Yerel bir toplulukla birlikte o çalgıları çaldılar,arı ayrı buldukları yenilikleri birbirlerine anlattılar,birlikte çalıp söylediler;sonunda,dinadamın bin bir özenle koyduğu içkiyi yudumladılar.Aralarında olmasa da,.gerçek bir şölendi.
En sonunda Napoli’ye uzandı alıcı;Napoli de,Venedik gibi,göz kamaştırıcı bir mozaik;aynı güzelim sevdaya tutulmuş bir karı-koca,oğullarıyla birlikte,yörenin tadına doyulmaz şarkılarını,oyunlarını sürdürüyor;yerel sanatçılarla el ele,o benzersiz sanatı diri tutup geliştirmeye harcıyorlar enerjilerini,zamanlarını.Onlar da öyle soylu,öyle güzeldiler ki!
İlhan Selçuk’un Ruhi Su için söylediğini bütün bu adlı adsız halk kahramanları için yineliyorum: İyi ki varsınız! İyi ki oluşup çalışmayı yaratmayı sürdürüyorsunuz!
*
Cânan Ünal’ı bir sergi açılışında,Galeri Oda’da,Melih Özuysal’ın yanında tanıdım;Hacettepe’de resim öğrenimi görmüşler ikizi Nadan Ünal’la;şimdi bir yandan resim öğretmenliği yapıyorlar,bir yandan da resim.
Tanıştıktan sonra,özenle hazırladıkları dosyalardan tanıdığımım galerilerinin çoğuna birer örnek bıraktık;bir bakıma,Nasreddin Hoca gibi, göle maya çaldık.Geçende aradı,hiç usa gelmez bir yerde,bir tepenin başında tutmuş maya: Zekeriya Köy’deki Ümit Yaşar Galerisi’nde.
Cumartesi günü,Burcu Aksoy önce beni,sonra Melih’i aldı,yollandık köye;eskiden Kilyos’a denize giderken geçerdik bu köyden;ama o zamandan bu yana dünya çok değişti:Koç Topluluğu,kimleri kandırmışsa,köyün tam 13 km dışında,koyaklardaki tepelerdeki bütün ağaçları uçurarak,binlerce evlik bir yerleşim yeri oluşturmuş;biz vardığımızda karanlık basmak üzereydi; yanan ender sokak lambalarının göz kırptığı akşam mavisinde bir masal ülkesine daldık;hiçbirinde yaşam kıpırtısı olmayan, bahçe içlerine oturtulmuş süslü,kimsesiz evler;tepenin birinde ışıklı bir ev,içinde dolanan insanlar:aradığımız yer.
İçerde,Ulûfer hanımla ortağı, Cânan’la Nâlan,eşleri,Erol Manisalı,bir hanım daha,genç bir delikanlı;delikanlı az sonra gitarının başına geçip bu gerçekdışı ortamda bize kimi parçalar çaldı.
Cânan,ta başından beri,bu yıl ne yapıp edip bir sergi açacağını söylüyordu;bir masal ülkesinde de olsa,başardı doğrusu.Yolu,yolları açık,sevinçli olsun!
*
Hamit Kınaytürk,tek başına oluşturup yaşattığı Sanat Çevresi’nin 25.yılında,301.sayısını,AKM’de açtığı geniş bir sergiyle kutladı.
Varlıklı bir işadamının biriktirdiği yapıtların yerleştirildiği sergi pey etkileyiciydi doğrusu;Nilgün benden önce varmıştı,girer girmez elimden tutup bir yontunun başına götürdü:Cihat Burak’ın iki gorili.Erkek kollarını sarkıtıp yumruklarını yere dayamış;dişi,sırtında.Erkeklik örgeni bütün görkemiyle ortada.Uzun uzun güldük:bunu,Cihat Burak’tan başka kimsecikler ne düşünebilir,ne yapabilirdi!
Yanı başında da başka bir sıradışının,Burhan Uygur’un,cam içine kapatılmış Maymun’u.Doğrusu çok başarılı bir sergilemeydi.
Orta salona yerleştirilmiş eski Sovyetler Birliği ülkelerinden alınmış yapıtlar,Türk sanatıyla komşu ülkeler arasındaki düzey ayrımını çok açık gösteriyordu.
*
Papirüs yayınevi,üç yeni kitap daha basmış: Nihat Ateş’in Bedensiz Kadınlar adlı şiirleri;Kemâl Özer’le Ergin Koparan’ın Romen kadın ozanlardan derleyip çevirdikleri Suskun Sesler’i;Mehmet Ergün’ün incelemesi:Sahte Marko Paşa.
*
Geçen ay,sevgili dostum Hasip Pektaş’tan bir sergi çağrısıyla bir katalog almıştım:Hacettepe Üniversitesi ile Ankara Exlibris (Kitapdışı Kitap Resmi) Uluslarası Yarışma Sergisi.
Tasarım ve uygulamasını da iki Pektaş’ın, Özden Turgut’la Hasip’in gerçekleştirdikleri katalog gerçek bir şölen:yarışmalı sergiye katılanların,ödül kazananların yapıtları bir araya getirilmiş.Sergiyi gezmiş olsaydınız bu kadar büyük haz duyamazdınız,çünkü hiçbir zaman bütün bu yapıtların önünde yeterince durup ayrıntıların keyfini çıkarmaya vaktiniz olmazdı.Ne mutlu edinebilmiş olanlara!
Sergiyi düzenleyip bu katalogu basanlara sonsuz alkış!
*
Fransızların Arte’si,geçen hafta,önce iki bölüm hâlinde Bertolucci’nin ünlü 1900’nü gösterdi;eskiden de görmüştüm,beğenmemiştim;bakalım değiştim mi,göremediğim yanları oldu mu? diye hem çektim,hem izledim.Sonuç sıfır! Bertolucci,hiç haketmeden şişirilmiş balonlardan biri kuşkusuz.İnsanı,toplumsal katmanları,sınıf çatışmasını,kısacası hiçbir şey bilmemiş,öğrenmemiş;birtakım kalıplar işitmiş sağdan soldan,ömür boyu onları yinelemiş.Yazıklar olsun!
Robert de Niro’nun gençliği,yeteneği yeder mi bir filmi kurtarmaya?
Nitekim yetmemiş.
Depardieu ise,başından beri tam bir et yığını;yeteneğin kırıntısı yok.Beter olsun!
Ardından,Fellini’nin Palyaçolar’ını gösterdi;hah,al sana dört dörtlük yetenek!Chaplin gibi,Fellini de bayılırmış sirke,sirklere;neler yakalayıp anlattığını sözle dile getirmek olanaksız,görmeniz gerekirdi.
Sonra,ancak yakından ilgilenenlerin bilecekleri bir Rus Usta’yı,Oleg Popov’u tanıtan bir belgesel gösterdi Arte;tam bir şölen!
Burada da halka tamamlandı:Popov’un örnek aldığı,esinlendiği ustalar arasında elbet Şarlo var;onun Sirk adlı filmini görmüş müydünüz? Baş oyuncunun yerine,bir akşam,elinde sırıkla tepedeki ipe çıkar;her olasılığa karşı kendini belinden bir askıya bağlamıştır;ama yarı yolda askı çözülür;derken,tepesine bir maymun tırmanır,yüzünü gözünü,burnunu tırmalayıp ısırır.O zor koşullarda gerçek bir cambazlık gösterisi izleriz.Popov,filminde bu sahneye anıp gösteriyor. Ustasına lâyık bir çırak:işin içine başka öğeler katarak benzerini yaptı.
Yaşasın gerçek ustalar!
*
Çok şükür Tanrım! Uzun süredir insanca bir film gördük!
Fernando Leon De Aranoa'nın çekimöyküsünü İgnacio Del Moral’le yazdıkları Güneşli Pazartesiler’den söz diyorum.
Ken Loach da değinmişti küreselleştirme-özelleştirme kasırgasının sıradan insancıkların yaşamında yarattığı yıkıntıya;özelleştirilip güzelleştirilen demiryollarında çalışanların nasıl sokaklara saçıldığını çarpıcı biçimde anlatmıştı;Fernando bunu acılı bir güldürüyle anlattı;filminin her öğesi yerli yerinde ve çarpıcıydı:oyuncuların canlandırdıkları kişilere uygunluğu,görüntüler,müzik,kurgu,konuşmalar;oyuncuların hepsi kusursuzdu;kusur ne demek? coşturucuydu,ağlatıcıydı.
Gözü doymaz sömürücülerin sokakları kana buladıkları,üç gün daha dünyanın bütün kaynaklarını tek başlarına kullanmak üzere türlü dolaplar çevirdikleri,ellerindeki iletişim araçlarıyla yaptıklarını kolayca başkalarına yükledikleri,ve elbet dünyanın dört bir yanında çok ucuza çalışacak taşeron siyasetçilerle katiller bulabildikleri günlerde bu film tam anlamıyla bilinç yıkayıcı,arıtıcıydı.
Gerçekleştirilmesine katkıda bulunan herkese ayakta alkış!
Gösterimdeyken yazılıp tanıtıldı;kaçırdıysanız,Yeşilçam Sineması gibi sığınaklarda izini sürüp mutlaka görün,kendinize seçkin bir armağan verin!
*
Bakın ne diyor Ali Yüce,Yeni Bir Eskici adlı şiirinin sonunda:
Şiirlerim çok okunsun
Kitaplarım çok satsın diye
Okurun bilinçaltında
Solucan yürütemem ben
Postmodern bir aferin için
Gerçeğe allık süremem
Aydınlığa uygarlığa
Arkamı dönemem ben.
*
Geçen gün Cumhuriyet’te bir haber: Güya Almanya gelin Hizbullah sorununu birlikte çözelim demiş,bizim Allah’ın yolundan hiç ayrılmayan yöneticilerimizse:”Biz Hizbullah’ı bitirdik!” yanıtını vermiş.
İki yanın da bile bile ne kadar yalan söylediklerini bilen biliyor;ama bütün öbür G 8 üyeleri gibi,Almanların ne kadar bin yüzlü davrandıklarını ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamak istiyorsanız,Kaynak Yayınları çok yararlı bir kitap bastı:Selami Kılıç’ın,Ermeni Sorunu ve Almanya’sı
Selami Kılıç,Alman ve Türk belgeliklerini taramış,bu konuda bulabildiği bütün kitapları okumuş,ve başımızdan hiç eksik edilmeyen Ermeni Sorunu’nda öteden beri ne dolapların çevrildiğini ayrıntılarıyla kâğıda dökmüş.
Çok yararlı bir çalışma;elbet güzünü açıp burnunun dibindekini görmeye razı olacaklara.
Cengiz Özakıncı da aynı yönde bir çalışa yapmış:United States of İRTİCA 1945-1999.
“Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne Türkiye’de İrtica ve Emperyalizm” alt başlığını taşıyan kitapta,bütün ayrıntılarıyla,belgeleriyle hani şu uygar,demokrat,insan haklarına saygılı (!) sülüklerin bütün gelişmemiş bıraktıklarına,o arada hesaplarını alt üst eden kilit bir noktada bulunduğumuz için özellikle bize yönelttikleri bütün dolapların özeti var.
Bir başka deyişle,bu ve benzeri kitapları okumadan konuşmanın,okuduktan sonra da”aa,ben bütün bunları bilmiyordum!” demenin olanağı yok.Ama gel de okumaya razı olacak canını seven dünya yurttaşı bul!
Hayvanlar arasında leminglerin günün birinde ansızın koşmaya başladıkları,bir yarın başına gelip topluca kendilerini boşluğa bıraktıkları söylenir;demek beyinleri yıkanmış insanlar onlardan beter! Ne yazık ulu Doğa!
Beynine sağlık Cengiz Özakıncı!
*
Türk yazın ve düşün yaşamı çok değerli bir emekçisini yitirdi:İsmet Zeki Eyüboğlu.
İsmet Zeki,bir ucun sonuna dek gidip alabildiğine deneyimli,bilgili,donanımla olarak karşı uca geçmiş çalışkan,üretken bir aydındı;soydaşı Sabahattin Eyuboğlu gibi,aydınlığın artmasına adamıştı canını.
Onun evrenin doğurgan ışınları arasında dolanacağına kuşkum yok;gittikçe kararan şu dünyada biz ne yapacağız,onu bilemiyorum.
*
Geçen ayki yazıda sanatseverlere İmam Adnan Sokağı’nda bir sığınaktan söz etmek istiyordum,yer darlığına kurban gitti:Yeşilçam Sineması.
Sinemayı Burcu Karakaş’la Güven Çelik çalıştırıyorlar:bir bakıma,kimi ünlü kişilerin bile bile yele verdikleri Sinematek’in işlevini üstlenmiş:başka sinemalarda gösterilip beğenilmiş filmler bu sığınakta,üstelik daha ucuz ederlere,bir daha sunuluyor.
Dolayısıyla gerçek sinemaseverler onu çoktan bulup yararlanmaya başlamışlar;biz de,Sevil’e kaçırdığı 11 Eylül’ü göstermek isterken tanıdık.
Geçen gün uğradığımda,Burcu’nun karşısında bir genç,adı Ali;önlerinde,Edip Cansever’in toplu şiirleri:olasılık-gereklilik ürünü bu buluşma bizi Edip’ten,şiirinden,sanattan,seviden,evrenin en küçük parçacığı nötrino’dan keyifle söz etmeye götürdü.
Alpaslan Işıklı’nın ünlü tutumbilimci Keynes’ten ödünç alıp Otopsi Yayınları’daki kitabına başlık yaptığı Kumarhane Kapitalizmi’ne kurban edilmiş dünyamızda seviyi,sanatı ayakta tutmaya çalışan güzelim gençler!Hem onların,hem yerkürenin işi ne kadar zor Tanrım!
*
Yer darlığı,yeni dostum Hâlide Yıldırım’ın şiirini de yutmuştu;gönlünü almak üzere,başka bir şiirini paylaşalım:
ISSIZ KUĞU
sesimde ince ince kıyılacak dil
sızı biliyorum derinlere indikçe
uzağı yakınımda sandıkça
mezardı,yankısız kayalardı
kapandıkça söz açtığım gül
şaşırmış mevsimini kar yine!
kuğu boynunu yine boynuna
yaslandıkça çoğalan bu beyaz
ellerim,alkışımdır yalnızlığa
kum sessizliği kalabalık,
karanlığın içli dalgınlığı
masalların ağzı sabah bilesin!
dalgalı saçlarıma sıkı bir siyah
çektim geceden şafağı geç
eğri tüter türkülerin dumanı şimdi
-yağmur lütfen-
Adam Sanat, Ocak 2004, s. 216
Ne yazık ki başladıktan sonra açtığım belgeselin ilk sanatçısı,60’lık,70’lik,80’lik insanlardan yerel şarkıları dinleyerek büyümüş,bunlara vurulmuş,önce öğrendiklerini yinelemeye girişmiş,şimdi artık kendisi şarkılar besteleyip söyleyen,oynayan güzel sesli,cıvıl cıvıl bir hanımdı.
Sonra Sicilya’ya,koyun besleyip sütünden geleneksel yöntemle peynir yapan güzelim köylülerin arasına gittik; pırıl pırıl,bin bir renkli yerel giysileri içinde bir köylü:Sınırların bir anda eriyip gittiği,yerel kimliğin,özelliklerin yokolduğu şu dünyada,gelenek,kimlik,kişilik işte burada yaşıyor,yaşatılıyor,dedi.
Yörede yaşayan bir mimar-müzikçi,bu söylenene kulak vermiş,o güzelim insanlara katılmış,halk şarkı ve oyunlarını diri tutmaya adamış kendini.
Köylülerden biri,çoksesliliği koyunlarını can kulağıyla dinleyerek,onlara öykünerek,sonra eşek,katır gibi öbür hayvanlarını da işin içine katarak bulgulayıp uyguladıklarını söyledi;sonra,iki arkadaş kafa kafaya verdiler,ellerini bizi köylüler gibi kulaklarına atıp dediklerini örneklediler.
Ardından,yüzyıllarca Çin’den Akdeniz’e sayısız ülkenin,insanların gelip alışveriş yaptıkları,yerleştikleri gerçek mozaik Venedik’e geçtik;orada da yine sevdalı bir mimar-müzikçi,hem yapıların,hem ezgilerin iç içe geçmişliğini gösterdi.
Müzikbilimci bir dostuyla el ele vermiş,yörenin bütün yerel şarkı ve çalgıcılarını bulmuş,belgelemiş,filme çekmiş,kitaplarını yazmış,merak edenlere sunmuşlar.Ne iç açıcı bir çalışma değil mi?
Ardından Sardunya’ya geçtik;Katalan kökenli insanlar,kendi topraklarına,geleneklerine,sanatlarına dört elle sarılmış;gerek yapı sanatını,gerek şarkı ve oyunları yaşatmaya adamışlar kendilerini.
Bir dinadamıyla tanıştırdılar bizi;sevdanın kimin başını döndüreceği,kimin bu ateşte kendini yakmayı seçeceği hiç belli olmuyor: adam tam anlamıyla bir pınar;evi yörenin bütün çalgılarından örneklerin biriktirildiği gerçek bir müze.Üstelik bu çalgıları çalmayı da,yenilerini yapmayı da biliyor,her isteyene gösteriyor.
Yerel bir toplulukla birlikte o çalgıları çaldılar,arı ayrı buldukları yenilikleri birbirlerine anlattılar,birlikte çalıp söylediler;sonunda,dinadamın bin bir özenle koyduğu içkiyi yudumladılar.Aralarında olmasa da,.gerçek bir şölendi.
En sonunda Napoli’ye uzandı alıcı;Napoli de,Venedik gibi,göz kamaştırıcı bir mozaik;aynı güzelim sevdaya tutulmuş bir karı-koca,oğullarıyla birlikte,yörenin tadına doyulmaz şarkılarını,oyunlarını sürdürüyor;yerel sanatçılarla el ele,o benzersiz sanatı diri tutup geliştirmeye harcıyorlar enerjilerini,zamanlarını.Onlar da öyle soylu,öyle güzeldiler ki!
İlhan Selçuk’un Ruhi Su için söylediğini bütün bu adlı adsız halk kahramanları için yineliyorum: İyi ki varsınız! İyi ki oluşup çalışmayı yaratmayı sürdürüyorsunuz!
*
Cânan Ünal’ı bir sergi açılışında,Galeri Oda’da,Melih Özuysal’ın yanında tanıdım;Hacettepe’de resim öğrenimi görmüşler ikizi Nadan Ünal’la;şimdi bir yandan resim öğretmenliği yapıyorlar,bir yandan da resim.
Tanıştıktan sonra,özenle hazırladıkları dosyalardan tanıdığımım galerilerinin çoğuna birer örnek bıraktık;bir bakıma,Nasreddin Hoca gibi, göle maya çaldık.Geçende aradı,hiç usa gelmez bir yerde,bir tepenin başında tutmuş maya: Zekeriya Köy’deki Ümit Yaşar Galerisi’nde.
Cumartesi günü,Burcu Aksoy önce beni,sonra Melih’i aldı,yollandık köye;eskiden Kilyos’a denize giderken geçerdik bu köyden;ama o zamandan bu yana dünya çok değişti:Koç Topluluğu,kimleri kandırmışsa,köyün tam 13 km dışında,koyaklardaki tepelerdeki bütün ağaçları uçurarak,binlerce evlik bir yerleşim yeri oluşturmuş;biz vardığımızda karanlık basmak üzereydi; yanan ender sokak lambalarının göz kırptığı akşam mavisinde bir masal ülkesine daldık;hiçbirinde yaşam kıpırtısı olmayan, bahçe içlerine oturtulmuş süslü,kimsesiz evler;tepenin birinde ışıklı bir ev,içinde dolanan insanlar:aradığımız yer.
İçerde,Ulûfer hanımla ortağı, Cânan’la Nâlan,eşleri,Erol Manisalı,bir hanım daha,genç bir delikanlı;delikanlı az sonra gitarının başına geçip bu gerçekdışı ortamda bize kimi parçalar çaldı.
Cânan,ta başından beri,bu yıl ne yapıp edip bir sergi açacağını söylüyordu;bir masal ülkesinde de olsa,başardı doğrusu.Yolu,yolları açık,sevinçli olsun!
*
Hamit Kınaytürk,tek başına oluşturup yaşattığı Sanat Çevresi’nin 25.yılında,301.sayısını,AKM’de açtığı geniş bir sergiyle kutladı.
Varlıklı bir işadamının biriktirdiği yapıtların yerleştirildiği sergi pey etkileyiciydi doğrusu;Nilgün benden önce varmıştı,girer girmez elimden tutup bir yontunun başına götürdü:Cihat Burak’ın iki gorili.Erkek kollarını sarkıtıp yumruklarını yere dayamış;dişi,sırtında.Erkeklik örgeni bütün görkemiyle ortada.Uzun uzun güldük:bunu,Cihat Burak’tan başka kimsecikler ne düşünebilir,ne yapabilirdi!
Yanı başında da başka bir sıradışının,Burhan Uygur’un,cam içine kapatılmış Maymun’u.Doğrusu çok başarılı bir sergilemeydi.
Orta salona yerleştirilmiş eski Sovyetler Birliği ülkelerinden alınmış yapıtlar,Türk sanatıyla komşu ülkeler arasındaki düzey ayrımını çok açık gösteriyordu.
*
Papirüs yayınevi,üç yeni kitap daha basmış: Nihat Ateş’in Bedensiz Kadınlar adlı şiirleri;Kemâl Özer’le Ergin Koparan’ın Romen kadın ozanlardan derleyip çevirdikleri Suskun Sesler’i;Mehmet Ergün’ün incelemesi:Sahte Marko Paşa.
*
Geçen ay,sevgili dostum Hasip Pektaş’tan bir sergi çağrısıyla bir katalog almıştım:Hacettepe Üniversitesi ile Ankara Exlibris (Kitapdışı Kitap Resmi) Uluslarası Yarışma Sergisi.
Tasarım ve uygulamasını da iki Pektaş’ın, Özden Turgut’la Hasip’in gerçekleştirdikleri katalog gerçek bir şölen:yarışmalı sergiye katılanların,ödül kazananların yapıtları bir araya getirilmiş.Sergiyi gezmiş olsaydınız bu kadar büyük haz duyamazdınız,çünkü hiçbir zaman bütün bu yapıtların önünde yeterince durup ayrıntıların keyfini çıkarmaya vaktiniz olmazdı.Ne mutlu edinebilmiş olanlara!
Sergiyi düzenleyip bu katalogu basanlara sonsuz alkış!
*
Fransızların Arte’si,geçen hafta,önce iki bölüm hâlinde Bertolucci’nin ünlü 1900’nü gösterdi;eskiden de görmüştüm,beğenmemiştim;bakalım değiştim mi,göremediğim yanları oldu mu? diye hem çektim,hem izledim.Sonuç sıfır! Bertolucci,hiç haketmeden şişirilmiş balonlardan biri kuşkusuz.İnsanı,toplumsal katmanları,sınıf çatışmasını,kısacası hiçbir şey bilmemiş,öğrenmemiş;birtakım kalıplar işitmiş sağdan soldan,ömür boyu onları yinelemiş.Yazıklar olsun!
Robert de Niro’nun gençliği,yeteneği yeder mi bir filmi kurtarmaya?
Nitekim yetmemiş.
Depardieu ise,başından beri tam bir et yığını;yeteneğin kırıntısı yok.Beter olsun!
Ardından,Fellini’nin Palyaçolar’ını gösterdi;hah,al sana dört dörtlük yetenek!Chaplin gibi,Fellini de bayılırmış sirke,sirklere;neler yakalayıp anlattığını sözle dile getirmek olanaksız,görmeniz gerekirdi.
Sonra,ancak yakından ilgilenenlerin bilecekleri bir Rus Usta’yı,Oleg Popov’u tanıtan bir belgesel gösterdi Arte;tam bir şölen!
Burada da halka tamamlandı:Popov’un örnek aldığı,esinlendiği ustalar arasında elbet Şarlo var;onun Sirk adlı filmini görmüş müydünüz? Baş oyuncunun yerine,bir akşam,elinde sırıkla tepedeki ipe çıkar;her olasılığa karşı kendini belinden bir askıya bağlamıştır;ama yarı yolda askı çözülür;derken,tepesine bir maymun tırmanır,yüzünü gözünü,burnunu tırmalayıp ısırır.O zor koşullarda gerçek bir cambazlık gösterisi izleriz.Popov,filminde bu sahneye anıp gösteriyor. Ustasına lâyık bir çırak:işin içine başka öğeler katarak benzerini yaptı.
Yaşasın gerçek ustalar!
*
Çok şükür Tanrım! Uzun süredir insanca bir film gördük!
Fernando Leon De Aranoa'nın çekimöyküsünü İgnacio Del Moral’le yazdıkları Güneşli Pazartesiler’den söz diyorum.
Ken Loach da değinmişti küreselleştirme-özelleştirme kasırgasının sıradan insancıkların yaşamında yarattığı yıkıntıya;özelleştirilip güzelleştirilen demiryollarında çalışanların nasıl sokaklara saçıldığını çarpıcı biçimde anlatmıştı;Fernando bunu acılı bir güldürüyle anlattı;filminin her öğesi yerli yerinde ve çarpıcıydı:oyuncuların canlandırdıkları kişilere uygunluğu,görüntüler,müzik,kurgu,konuşmalar;oyuncuların hepsi kusursuzdu;kusur ne demek? coşturucuydu,ağlatıcıydı.
Gözü doymaz sömürücülerin sokakları kana buladıkları,üç gün daha dünyanın bütün kaynaklarını tek başlarına kullanmak üzere türlü dolaplar çevirdikleri,ellerindeki iletişim araçlarıyla yaptıklarını kolayca başkalarına yükledikleri,ve elbet dünyanın dört bir yanında çok ucuza çalışacak taşeron siyasetçilerle katiller bulabildikleri günlerde bu film tam anlamıyla bilinç yıkayıcı,arıtıcıydı.
Gerçekleştirilmesine katkıda bulunan herkese ayakta alkış!
Gösterimdeyken yazılıp tanıtıldı;kaçırdıysanız,Yeşilçam Sineması gibi sığınaklarda izini sürüp mutlaka görün,kendinize seçkin bir armağan verin!
*
Bakın ne diyor Ali Yüce,Yeni Bir Eskici adlı şiirinin sonunda:
Şiirlerim çok okunsun
Kitaplarım çok satsın diye
Okurun bilinçaltında
Solucan yürütemem ben
Postmodern bir aferin için
Gerçeğe allık süremem
Aydınlığa uygarlığa
Arkamı dönemem ben.
*
Geçen gün Cumhuriyet’te bir haber: Güya Almanya gelin Hizbullah sorununu birlikte çözelim demiş,bizim Allah’ın yolundan hiç ayrılmayan yöneticilerimizse:”Biz Hizbullah’ı bitirdik!” yanıtını vermiş.
İki yanın da bile bile ne kadar yalan söylediklerini bilen biliyor;ama bütün öbür G 8 üyeleri gibi,Almanların ne kadar bin yüzlü davrandıklarını ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamak istiyorsanız,Kaynak Yayınları çok yararlı bir kitap bastı:Selami Kılıç’ın,Ermeni Sorunu ve Almanya’sı
Selami Kılıç,Alman ve Türk belgeliklerini taramış,bu konuda bulabildiği bütün kitapları okumuş,ve başımızdan hiç eksik edilmeyen Ermeni Sorunu’nda öteden beri ne dolapların çevrildiğini ayrıntılarıyla kâğıda dökmüş.
Çok yararlı bir çalışma;elbet güzünü açıp burnunun dibindekini görmeye razı olacaklara.
Cengiz Özakıncı da aynı yönde bir çalışa yapmış:United States of İRTİCA 1945-1999.
“Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne Türkiye’de İrtica ve Emperyalizm” alt başlığını taşıyan kitapta,bütün ayrıntılarıyla,belgeleriyle hani şu uygar,demokrat,insan haklarına saygılı (!) sülüklerin bütün gelişmemiş bıraktıklarına,o arada hesaplarını alt üst eden kilit bir noktada bulunduğumuz için özellikle bize yönelttikleri bütün dolapların özeti var.
Bir başka deyişle,bu ve benzeri kitapları okumadan konuşmanın,okuduktan sonra da”aa,ben bütün bunları bilmiyordum!” demenin olanağı yok.Ama gel de okumaya razı olacak canını seven dünya yurttaşı bul!
Hayvanlar arasında leminglerin günün birinde ansızın koşmaya başladıkları,bir yarın başına gelip topluca kendilerini boşluğa bıraktıkları söylenir;demek beyinleri yıkanmış insanlar onlardan beter! Ne yazık ulu Doğa!
Beynine sağlık Cengiz Özakıncı!
*
Türk yazın ve düşün yaşamı çok değerli bir emekçisini yitirdi:İsmet Zeki Eyüboğlu.
İsmet Zeki,bir ucun sonuna dek gidip alabildiğine deneyimli,bilgili,donanımla olarak karşı uca geçmiş çalışkan,üretken bir aydındı;soydaşı Sabahattin Eyuboğlu gibi,aydınlığın artmasına adamıştı canını.
Onun evrenin doğurgan ışınları arasında dolanacağına kuşkum yok;gittikçe kararan şu dünyada biz ne yapacağız,onu bilemiyorum.
*
Geçen ayki yazıda sanatseverlere İmam Adnan Sokağı’nda bir sığınaktan söz etmek istiyordum,yer darlığına kurban gitti:Yeşilçam Sineması.
Sinemayı Burcu Karakaş’la Güven Çelik çalıştırıyorlar:bir bakıma,kimi ünlü kişilerin bile bile yele verdikleri Sinematek’in işlevini üstlenmiş:başka sinemalarda gösterilip beğenilmiş filmler bu sığınakta,üstelik daha ucuz ederlere,bir daha sunuluyor.
Dolayısıyla gerçek sinemaseverler onu çoktan bulup yararlanmaya başlamışlar;biz de,Sevil’e kaçırdığı 11 Eylül’ü göstermek isterken tanıdık.
Geçen gün uğradığımda,Burcu’nun karşısında bir genç,adı Ali;önlerinde,Edip Cansever’in toplu şiirleri:olasılık-gereklilik ürünü bu buluşma bizi Edip’ten,şiirinden,sanattan,seviden,evrenin en küçük parçacığı nötrino’dan keyifle söz etmeye götürdü.
Alpaslan Işıklı’nın ünlü tutumbilimci Keynes’ten ödünç alıp Otopsi Yayınları’daki kitabına başlık yaptığı Kumarhane Kapitalizmi’ne kurban edilmiş dünyamızda seviyi,sanatı ayakta tutmaya çalışan güzelim gençler!Hem onların,hem yerkürenin işi ne kadar zor Tanrım!
*
Yer darlığı,yeni dostum Hâlide Yıldırım’ın şiirini de yutmuştu;gönlünü almak üzere,başka bir şiirini paylaşalım:
ISSIZ KUĞU
sesimde ince ince kıyılacak dil
sızı biliyorum derinlere indikçe
uzağı yakınımda sandıkça
mezardı,yankısız kayalardı
kapandıkça söz açtığım gül
şaşırmış mevsimini kar yine!
kuğu boynunu yine boynuna
yaslandıkça çoğalan bu beyaz
ellerim,alkışımdır yalnızlığa
kum sessizliği kalabalık,
karanlığın içli dalgınlığı
masalların ağzı sabah bilesin!
dalgalı saçlarıma sıkı bir siyah
çektim geceden şafağı geç
eğri tüter türkülerin dumanı şimdi
-yağmur lütfen-
Adam Sanat, Ocak 2004, s. 216
1 Aralık 2003 Pazartesi
KİTAP FUARI
Beşiktaş’taki 4.Kitap Fuarı’nda ilk armağanı dostum Doğu Perinçek’ten aldım:Kaynak Yayınları’nın bastığı Aydın ve Kültür.
Ardından,Hadiye Bolluk’un yayına hazırladığı Kurtuluş Savaşının İdeolojisi:Hâkimiyet-i Millîye yazıları ile Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali geldi kitaplığımıza.
Kaynak Yayınları’nın şimdiye dek bastığı bütün kitaplar gibi,yurdumuzu,bağımsızlığımı korumak isteyen herkesin edinip okuması gereken değerli yapıtlar.
Papirüs yayınevi,Fuara üç yeni kitap yetiştirdi:ilki,Kemâl Özer’in “Gerçekçi Şiirde Yürüyüş” dizisinde yayınlanan Oğulları Öldürülen Analar’ı;ikinci kitap,Özkan Mert’in derleyip çevirdiği,İsveçli kadın ozanların sevi şiirleri,Elbet Acı Duyar Tomurcuklar;üçüncü kitapsa,Emin Eliçin’in Türkçeleştirdiği,Stefan Zweig’ın Freud ve Öğretisi.
Öner Yağcı çalışkan ve üretken bir insan;Kitap Fuarı’nda beş kitabını birden armağan etti;birincisi,Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nın bastığı Umut İnsanda;sonra,Berfin Yayınları’nda çıkmış Nâzım Hikmet Aydınlığı;sonrakini yine Toplumsal Dönüşüm basmış,Savaş ve Edebiyat;Aydınlıklar Önümüzde’yi Etik-Us Yayınevi çıkarmış;büyük boyutlu sonuncu kitap Kültür Bakanlığı’nın “Cumhuriyet Kitapları” dizisinde basılmış,Cumhuriyet Dönemi Denemeler Seçkisi.
Sağ olsun,dostum Feridun Andaç,yönettiği”Dünya Kitapları”ndan bir demek gönderdi.Aralarında Demir Özlü’nün Şapka,Deniz Kıyısı ve Yüz’ü;Füsun Akatlı’nın Kültürsüzlüğümüzün Kışı;Şemsettin Ünlü’nün İsmet Paşa’nın Ağır Topları;Kemâl Demirel’in Piano Piano Bacaksız’ı;Ömer Seyfettin’in Perili Köşk’ü;Oktay Akbal’ın Kanatlı Sözler Uçar mı?sı;Erhan Bener’in Bir Demet Mimoza’sı;Vedat Günyol’un Kendimce Denemeler’i var.
*
10 Ekim’de,Artisan’da,Avni Arbaş’ın yeni sergisini açtı Ertan Mestçi;gittiğimde Saim Bugay oradaydı.Ertan her zamankinden daha durgundu;nitekim,”Ertan’cığım,nerede müziğimiz?” diye sorduğumda,”Keyfim yok da!” yanıtını verdi,ama yine de müziğimizi koydu.
Saim’in, Avni Bey’in sağlığıyla ilgili sorusunu,kızının onunla ilgilenip ilgilenmediğine ilişkin olanını da yanıtlamadı.
Meğer,doğrusu bilmiyordum,ağır hastaymış ustamız;ve bir hafta geçmeden,yıldızların arasına döndü o pipolu,sinema oyuncusu kadar yakışıklı,kendine kesintisiz ilgi gösteren adam.
Şu çalkantılı,dertli dünyada,sanırım gönlüne göre yaşam sürebilmiş talihli insanlardandı.
*
Kitap Fuarı’nda,her zamanki gibi Papirüs’ün bir köşesini paylaşan B.Sadık Albayrak,Donkişot Yayınevi’nin bastığı,”Metalaşan Sanat ve Sinema Üzerine Eleştiriler” altbaşlığı konmuş Kopuş Sahneleri’ni armağan etti.
Gittikçe sıkıştırılan,alt üst dilen ülkemizde,dünyamızda kitap yayınlamak gerçek bir kahramanlığa dönüşmüşken,birinci hamur kâğıda,resimli,özenli basılmış pırıl pırıl bir kitap.
Sadık son derece tutarlı bir mantığı,ona uygun dupduru bir dili var;merakları,bilincine uygun;ele aldığını ışıl ışıl anlatmış.Alkış.
Rasgele açtığım sayfalar arasında,Cemile Çakır’ın Cemreye Çağrı şiirine bayıldım;hepsini alamam;en iyisi kitabı edinin.Ama şu dizeleri paylaşalım:
Herkesin bir mutfağı var
kendini pişirir gündüz gece
bir yanı yanar kül olur
bir yanı hamur içinde
...
Hiçbir düzeni olmayacak evimin
Şurası oturma odası,şurası mutfak,
Yok şurası bilmem ne
Bir deniz olacak evimde
Bir de küçük bir tekne
Ne güzelsin dünya
İş çıkışı,saat altıda.
Cengiz Özakıncı’nın gönderdiği kitaplar arasında Çetin Yetkin’in Batılıların Kirli Yüzü:STRUMA da vardı.
Sanırım Kitap Fuarı için geldiği İstanbul’da,bir akşam üstü,oğluyla bize uğrama fırsatını buldu,ve kitabını imzaladı.
Üç ciltlik yeni çalışmasından söz etti;hem günce,hem tarihsel sorunlara değindik;Çetin Bey,benim gibi bir asker çocuğu;sağlam bir eğitim almış,hukuk öğrenmiş,yıllarca savcılık yapmış,sonra öğretime geçmiş.Şimdi,hem geniş tarihsel-toplumsal-tutumbilimsel birikimiyle yapıtlar hazırlıyor,hem bir bakıma kendi kesesinden,Müdafaa-i Hukuk Dergisi’ni yaşatmaya çabalıyor.
Bütün öbür yapıtları gibi, Struma’da da,tanıma sığmaz,doymak bilmez,zavallı Batılıların yüzyıllardır tarih diye insanlığa yutturdukları yalanları ortaya çıkarıp arı duru doğruları dile getirmeye adamış kendini.
Atatürk yaşıyor olsaydı,ne çok sevinirdi düşünmeyi,tutarlı akılyürütmeyi bilen ve beceren bu çocuklarına!
*
Ken Loach’u Babayurt’tan beri sever,merakla yolu beklerim:hep somut insan sorunlarını ele alır,son derece tutarlı,şiirsel bir dille anlatır.
Afili Delikanlı’ya da bu umutla gittik;ama bu kez etkilenip üzülmedim,gözyaşı dökmedim:filmin başından sonuna kirpi gibi oturdum,irkildim,korktum:nasıl bir dünya yaratmış insanlığın şımarık kesimi,hani şu kapısında sürekli aşağılandığımız AB!Uyuşturucu alıp satmak kullanmak en sıradan,en verimli iş hâline gelmiş.Ve,en korkuncu,10-15 yaşındaki kızlarla oğlanlar,en doğal,en şiirsel etkinlikte bulunur gibi dalıyorlar o ölüm yoluna!
Loach’a yakışmayan bir yan da var:insan uyuşturucu batağına saplanmışsa,eski duygusal,hani şu insana yakıştırılan dostluk,arkadaşlık,aile bağı gibi kavramlara yer ve olanak kalır mı?
Cengiz Özakıncı’nın yolladığı kitaplar arasında,Erol Manisalı’nın Avrupa Çıkmazı da zaten bu gözü doymaz acımazsızlar topluluğuyla Türkiye arasındaki ilişkileri,belgeleriyle anlatıp açıklıyor.
Manisalı’nın Küresel Kıskaç’’ı,bütün öbür yapıtları gibi,aynı konunun başka ayrıntılarına değiniyor.
Bu kitapları hazırlayan Manisalı’ya da,basıp önümüze getiren Özakıncı’ya da yürekten alkış!
Yorulmak bilmez bir dostum var:Seyit Ali Ak.Ekmeğini “soğutma”dan çıkarıp varını yoğunu “fotoğraf”a adamıştır;her zamanki gibi,son çalışmasını da göndermiş:Fotoğraf/Söz Kavuşması.
Fotoğrafla şiir,düzyazı arasındaki ilişkileri,karşılıklı etkileme-etkilenmeleri,ve bunların örneklerini toplamış çalışmasında;meraklısı için paha biçilmez bir kaynak!Kutluyorum.
*
Biz Nilgün’le 11 Eylül’ü gördüğümüzde Sevil Assos’taydı;dolayısıyla dönüşte Alkazar’da görmeyi denedik;oradan daha küçük bir sinemaya aktar olmuştu:Yeşilçam Sineması.
Bir gün 16.30’a gittik, gösterim saatları değişikmiş,yine göremedik.Ama o küçük, sevimli sinemayla tanıştık:duvarları, okul arkadaşım Tuncel Kurtiz de aralarında,birçok sinema oyuncusunun resimleriyle bezeli;ayrıca bir sürü filmin tanıtım duyurusu;sağda solda eski sinema makinaları.Çay yapılan,çikolata bisküvi satılan küçük köşede canlı mı canlı,civa gibi sağa sola seğirten bir Anadolu kızı:Burcu Karakaş.Güven Çelik’le ikisi çekip çeviriyor sinemayı.
Sinema,bir zamanların Sinamatek’inin işlevi üstlenmiş bir bakıma:öbür sinemalarda ilk gösterimi yapılan filmleri alıp kaçıranlar için daha ucuza gösteriyor.
Hani bir söz var,sık sık yinelerim:”Nedir en zor şey? Görmek,gözünün önündekini.” Bu,Yeşilçam Sineması için de geçerli olmuş yıllardır;o sinema duyurusunu hep gördüm orada,ama bir kez bile gidip bakmadık.Neyse,bugüneymiş;artık kaçırdığımız ya da yeniden görmek istediklerimiz için sığınacak bir yuva var.Ne talih!
*
Sevgili dostum Cengiz Bektaş’ın çağrısıyla Dünya Ticaret Merkezi’ndeki Dünya Yazınında Akdenizlilik” adlı söyleşiye katıldım;çağrılı iki konuk gelememişti;Cengiz yolda,Egemen Berköz’le beni götürürken: “Bak ne güzel,dinleyicinizi de birlikte götürüyorsunuz “,dedi;Egemen yanıtı geciktirmedi:”Hayır,dinleyicimiz bizi götürüyor.”
Doğrusunu isterseniz,hemen hemen öyle;gerçi henüz Tüyap’ın yeni salonlarını görmedim, ama Beşiktaş’a oranla daha geniş,daha düzenli bir alanı var Merkez’in.Günlerden Pazar,epey alıcı da var;kitap alışı iyice,bilgi alışverişi sıfır:dolaşmaktan yorulmuş beş on kişi toplandı konuşma salonuna;kalabalık gözüksünler diye Cengiz onları öne çağırdı.Ama ne dinleyecek,ne bir şey alacak,ne tepki gösterecek hâlleri var.Dolayısıyla sonunda,Egemen de, ben de Cengiz’e anlattık söylemeye razı olduklarımızı.
Evet,yozlaşma,hiçleşme anlamında KÜRESELLEŞME tamamlanmış;iş gömütün üstünün örtülmesine kalmış.
Cengiz bir ara elimizi Türk Yayıncılar Birliği’nin bu yılki Emek Ödülleri’nin kazananları gösteren kitapçığı tutuşturdu;bu yıl öykü ödülü Nezihe Meriç’e,şiir ödülü Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya,deneme Mermi Uygur’a,eleştiri Atilla Özkırımlı’ya,çocuk yazını Muzaffer İzgü’ye,çeviri Selâhattin Hilav’a verilmiş.
Sevgili ustam,dostum Nermi Uygur ne yazık ki ödülünü alıp sevinmeye gelemeyecek durumda.
*
Bu Ağustos’ta emekliye ayrılan komutanlardan biri:”Ne yazık ki bir ülküde birleşemiyoruz”diyordu.Doğru,işin en zor yanı bu.Bunun nedeniyse,Henri Laborit’nin anımsattığı gibi,sözcüklerin bellenmesi sırasında,her bireyin benzersiz koşullarda,apayrı duyusal-duygusal deneyimler yaşaması.Dolayısıyla,bütün kavramlarda,evrimde,devrimde,kişilikte,ekinde her bireyin ayrı şeyler anımsayıp tasarlayıp duyumsaması kaçınılmaz oluyor.Ve bu ayrılık birbirimizi anlayıp aynı ülküde birleşmek şöyle dursun,herkesin gırtlaklaşmasını yol açıyor.
Son örneklerinden birine Kitap Fuarı’nda tanık oldum:Fakir Baykurt gibi öğretmen-yazar dostlarımızdan,TÖS Başkanı olduğu dönemde,belli ki şu ünlü devrim sözcüğü yüzünden,kendi duyusal-duygusal belleğine göre yeterince devrimci bulmadığı Fakir’i devirmek üzere,yandaşlarıyla birlikte,canla başla çalıştığını,ve başardığını gülerek itiraf etti.Ee,sözümona insanca kavramları değil,düpedüz somut,güncel çıkarları,parayı,siyasal erki ülkü dinmiş,bu uğurda en küçük bir çatlağa izin vermeden birleşmiş olanlar karşısında böyle susuz kalmış Anadolu toprağı kadar çatır çatır çatlamışlar nasıl birleşecekler acaba aynı soylu ülkü çevresinde?
Son zamanlarda, canlıların evrim öyküsünden esinlenerek bunu,memeli atalarımızdan timsaha özgü beyne dayanarak davrananları çekip çeviren kör bencillik ile evrendeki,bedenimizdeki her birimin birbirine sımsıkı bağlı olduğunu unutmayan,buna göre davranan insanlarda bulunan,bulunması gereken bilinçli bencillik kavramlarıyla açıklar oldum.
Bunun en güzel iki örneği,insanlık tarihinde benzeri bulunmayan Atatürk’ümüzle Fakir Baykurt hiç kuşkusuz.
*
Ne diyordu Mevlânâ,Ruhi Su’nun sesiyle?
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım!
Zeynep Avcı,Gılgameş’te,bence,yeni şeyler bulamadığı gibi,eskileri yeni bir biçimde söylemeyi de başaramamış;ama üzülmesin,bu konuda hiç yalnız değil;bütün dünya bu durumda!
Ne yazık hepimize!
*
Buna karşılık,İngiliz yönetmen Stephen Frears,her filminde yeni şeyler bulup yepyeni biçimde dile getiriyor.
Alkazar’da kaçırdığımız son filmi Kirli Tatlı Şeyler’i Yeşilçam’da yakalayabildik.Ken Loach’un, Batılıların,şımarık G 8’lerin tüketim için tüketim uğruna yarattıkları korkunç toplumu,ve onun geleceğini oluşturacak gençleri anlatmasına karşılık,Frears bütün filmlerinde İngiltere’nin sözümona kucak açtığı,ama yeni köleler olarak kullanıp sömürdüğü göçmenlerle sömürücülerinin sorunlarını işler hep;bu kez de öyle yapmış:Nijeryalı,Türk ve Çinli üç insanı ele almış.Ve elbet bunları doymak bilmez çıkarları (?) için kullanıp sonra çöpe atan İngilizleri.Şenay’ı canlandıran oyuncunun Türk gibi davranamamasının dışında –bu da çok olağan elbet- öbür oyuncular,çekim,kurgu,görüntüler kusursuz:görüntüleri büyük usta Chris Menges çekmiş.Hele Nijeryalı kaçak hekim soluk kesici,gerek yüzü gözü,gerek oyunuyla.
Böylece,Yeşilçam Sineması için yukarıda yazdıklarım,orada gördüğüm ilk filmde doğrulandı ! Ama hey ulu Tanrım,tüm yaşamımız gibi,ne kadar kırılgan bir olanak bu, topu topu üç kişiydik bu sıradışı filmi izleyen!
Sağol Güven;olasılık ve gereklilikler yardım etsin de,sineman,sinemamız ayakta kalsın canım.
*
Avni Bey,sonu biraz acıklı bitse de,yerli yerinde,dolu bir yaşam sürdü.
Peki ya o güzeller güzeli,bebek Derya Arbaş? Uyduruk birkaç filmden,sanırım onlardan daha uyduruk bir avuç sevgiliden sonra,daha 35’inde,tık diye duruverdi kırılgan yüreciği!
Hep birlikte oluşturduğumuz şu korkunç dünyaya,dayanılmaz yalnızlığa,sevgisizliğe bakın!
*
Neyse ki hafta sonu,Alkazar’da,Oliver Stone’un Commandante’si vardı.
Olasılık-gereklilik ikilisi,Mustafa Kemâl’deki gibi,hiç eksiksiz buluşup çakışmış Küba’da:halkla önder gerçek bir armağan oluşturmuşlar birbirlerine.
Commandante Fidel, tıpkı Atatürk gibi,evren,kendisi,canlı cansız varlıklar,zaman,tarih,kısacası belli başlı bütün kavramlar konusunda bilinmesi gerekeni kusursuz,eksiksiz biliyor;dolayısıyla,ün,ölümden sonra anılma,kalabalıklarca sevilip övülme konularında başından beri ayağı hep yerde olmuş,hâlâ orada duruyor.
Güzelim sev kökünden türeyen bütün sözcüklerin değerini biliyor,onları ayakta tutmayı,çoğaltmayı,insan kardeşlerine dağıtmayı sürdüregelmiş: sev,seviş, sevimli ol,sevindir,sevin.
Filmin bütün görüntüleri,bütün konuşmaları iç acıcı,hele zorbalığın iyice azıttığı bu dönemde.
İlle de tek bir sahneyi anmam gerekirse,üniversiteye gittiklerinde,dünyanın bütün ülkelerinden gelmiş,parasız okutulan,bilgi ve mutlulukla doldurulan kızlarla oğlanlar Küba’da girişilen,başta ABD bütün o tanıma sığmaz sülüklerin bütün çirkin oyunlarına karşın ayakta tutulan girişimin aslında yerküre,canlı cansız bütün varlıklar için ne kadar önemli,yaşamsal olduğunu kanıtlıyordu.
Bu bakış böyle sürdürülürse,kısa bir süre sonra,dünya yönetilemez hâle gelecek! dedi bir ara; ne demek yönetilemez,yerküre yaşanmaz duruma girecek!
Ne yapalım,evrenin özünde varolan eytişim’den,artıyla eksinin sürekli yeni oluşumlara yol açmasından başka umut yok sanırım.
Oliver’ın,bir sürü ucuz filmden sonra,böyle dürüst bir belgesel çekmesi gibi!
*
Sosyal Yayınlar,çocuk kitaplarına kaldığı yerden yeniden başladı ve beş kitap birden bastı;Mark Twain’den Deniz Canefe’nin çevirdiği Prens ve Dilenci, Edmondo de Amicis’ten Tülin Altınova’nın aktardığı Çocuk Kalbi,Oscar Wilde’dan Kenan Sakin’in Türkçesiyle Mutlu Prens,Ferhat Özgür Kale’nin R.L.Travens’ten çevirdiği Mary Poppins ve Jules Verne’den benim aktardığım Aya Yolculuk.
“Dünya Klasikleri” dizisindeyse,yine benim Türkçeleştirdiğim,A.Dumas Fils’in ünlü romanı Kamelyalı Kadın basıldı.
*
Tüyap Beylikdüzü’ne taşındığı zaman yazmıştım:orada kitap ve resim fuarı yürümez,işveren açısından yürüyor gözükse de,satıcı ve acılıcılar açısından hiç kolay ve verimli olmaz.
Nitekim,sözümona düzenli otobüs çalışıyor fuara;ama 27 Ekim Pazartesi günü,saat 2.15’de dikildiğim AKM kapısında,4.15’ dek sabırla bekledim;vee,sonunda gelebilen otobüsle ancak 5.15’te varabildim Tüyap’a.
Ama o günün benim açımdan büyük bir kazancı oldu.
Benden az sonra,esmer bir hanım geldi,kaldırımın kıyısına ,hepimizin vergileriyle,bilmem kaçıncı kez döşenmekte olan yeni taşa oturdu,çantasını açıp bir kitap çıkardı,okumaya koyuldu;hem de bir şiir kitabını.Çok sevindim,kitabın adını görebilmek için birkaç kez gidip geldim,ancak başaramadım.
Otobüs bir türlü gelmiyor;dolaşmaktan yoruldum,bir köşeye yığılmış taşların üstüne pardösümü serip oturdum;genç hanım da kitabını bitirip dolanmaya başladı.Şiir okuyordu ya,belli ki akrabamdı;daha çok sıkılmasın diye,seslenip konuşmayı düşündüm,ama yurdumuzda,kentimizde kadın-erkek ilişkilerinin ne kadar hırpalandığını biliyorsunuz,epey duraksadım.Sonunda olası tersliği göze alıp seslendim;karşımdaki,Bursa’dan özellikle fuar için gelmiş,yazın öğretmeni Hâlide Yıldırım’dı.
Ayrıca,uğraşının başında öykü denemeleriyle başladığı sevdayı şiirle sürdürüyormuş;adını vermeyeceğim bir güldeste yapmış şimdiye dek yazdığı şiirlerden,yarışmaya katılmak üzere,ozan-yayıncı arkadaşlarımızdan birine getirmiş.
Ressam dostum Cânan Avcı gibi,o da dosyasından birkaç örnek çıkartmış daha başka yayınevlerine de vermek istemiş,ama kimse almaya yanaşmamış; dolayısıyla çantasında mavi kapaklı bir dosya daha vardı.Bütün sevdalılar gibi,az sonra oradan şiirler okumaya başladı bana;öyle tutkulu,öyle coşkuluydu ki,sevinci ânında bana da geçti.Üstelik,dili çok yalın,imgeleri içtendi;adımı söyleyince elime sarıldı.Al sana kaldırım üstünde umulmadık bir dostluk.
O günün Ramazan’ın ilk günü olduğunu unutmuştuk;ayrıca biliyorsunuz,Belediye,bütün İstanbul sokaklarını köstebek yuvasına döndürmeye kentin her yanında aynı anda başlamıştı;ulaşım tam anlamıyla kötürüm.Bir saat tutan yol boyunca ,Hâlide’nin varlığı,sıkılmak şöyle dursun,yumuşacık bir dünyada dolaştırdı beni.
Birnur Şener,Mehmet Başaran ve Oktay Şimşek’le,neredeyse sayısı bizimkine eşit dinleyenlere bir şeyler anlatmaya çabaladıktan sonra Papirüs yayınlarının satıldığı bölmeye indik;birbirimize kitaplar armağan ettik,sonra onları orada bırakıp,30 yıl önce Galatasaray Kimya Mühendisliği Yüksek Okulu’nda öğrencim olmuş Bülent Aşlamacı’nın arabasıyla yola çıktık,önce Hâlide’yi bırakıp evlerimize döndük.
Hâlide’nin şiirleri zaten Agora’da,Evrensel Kültür’de,Yansımalar’da basılırmış;ben size yarışmaya getirdiği dosyadan kısa bir bölüm aktarayım:
IRAK OLMAYAN KADINLAR
kumun gizini bilen kadınlar gördük
çölü rüzgârla eğitiyorlardı
suskun oğullarını ateşte sınayıp upuzun
sebepler topluyorlardı,tanıdık
yitik kurşun hedeflerden
yol çizdik dövmeli alınlarına
şaşırıp geri dönmesinler dedik.
arada bir kır saçlarını çalı dibi yapıp
ağlaşan kadınlardı onlar.adlarını
kocalarını sorduk bildiler
gözlerinden akanın tadını
kirpiklerinden geçirip uzattılar.tuzluymuş
içtikleri ant gibi dağ oldu yarıldı,
yığıldı kaldı önlerindeki peştemalın
zikzak dikişleri gibi kıvrılıp yayılıp
genizlerini yakan acıların kokusuydu ki neft!
*
Kaynak Yayınları yeni kitabını yolladı:Durmuş Uyanık’ın Aşılı Zeytin’i.
Durmuş,öbür boylar gibi,Orta Asya’dan kalkıp “Kısrak Başı Gibi” uzanan yurdumuza göçmüş Türkmenlerden;asıl uğraşı çiftçilik,zeytincilik;ama çok erken yaşta bilinçlenmiş,TİP’te,TİKP’de,İP’de görev almış.40 yıllık örgütlü savaşım anılarını toplamış bu kitapta.Bu savaşımın yakından tanıdığınız birçok adı,doğal olarak yer almış anlatıda.Köy Enstitüsü’ne gidememiş de olsa,bir köy çocuğunun,”ulusun efendisi” olması gerekenlerden birinin gerçek yaşam serüveni.
Ne mutlu Durmuş Uyanık’a!
*
Biliyorsunuz,başımıza gelmeyince yapılması gerekeni yapamıyoruz;ama bu denklemin,bilmemiz gerekenleri daha başında bize öğretmeyen,bu bilgileri ille de parayla satan şu bozuk düzenin payı sanırım bireylerden çok.
Kimbilir ne zamandır vardı bel fıtığım? Ama ancak ağrıyınca ayrımına vardım;üstelik,bu konuda yakınmaya gittiğim bir iki hekim de bilmem gerekenleri öğretmedi,iki ilâç verip savdı.
Sonunda,Çapa’da çalışan Prof.Dr.Emel Özcan’la tanıştım;bel fıtığının da,bütün öbür sorunlar gibi,hani şu benim yaşama sanatı adını verdiğim şeyin içinde yer aldığını öğretti Emel Hanım:duruş,davranış bilgileri,bedeni doğru kullanma,ve çağdaş yaşamın dayattığı yanlış davranışların vereceği zararları önlemek üzere,kasları güçlendirme bilgi ve çalışmaları.
Onun deyişiyle “omurga sorunları”nız varsa ilerlememesi,işin kesip biçmeye varmaması;yoksa,olmaması için hemen Çapa’ya koşun,bu güler yüzlü hanımla tanışın.
*
Metin Aydoğan,sağolsun,karınca çalışkanlığıyla bize yeni bilgiler derlemeyi sürdürüyor;son yazısında New Perspectives dergisinden aktardığı şu satırlara bakın,her şey ne kadar açık seçik:Yeni Dünya Düzeni’nin önemli yapı taşları,silahlı uluslar yerine global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan,teknolojik olarak gelişmiş şehir devletler olacaktır.”
Bundan daha açık nasıl söylenebilirdi kaz kafalı kişiliksiz satılık insanlara amaçlanan düzen? Ama saydığım nitelikleri taşıyanlar kendi yazgılarına,dolayısıyla yurttaşlarının,candaşlarının yazgılarına sahip çıkabilir mi?
Öteden beri,ustalarımla birlikte,insanoğlunun yeryüzünde yaşamaya pek de lâyık olmadığını düşünürüm;bunu en son Castro’nun ağzından da duydum Commandante’de:elimizdeki fırsatı boşu boşuna kaçırırsak,ardımızdan ağlayacak kimse bulunmayacak evrende.
*
Payel Yayınevi, Nilgün Şarman’ın güzelim çevirisiyle,Ruht Benedict’in Kültür Kalıpları’nı bastı.
Ruth Benedict 1887 ile 1948 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir toplumbilimci;özellikle kendi anakarasında yaşamış yerlilerden üçünü ele almış yapıtında;törelerini,törenlerine,toplumsal yapılarını,ekinlerini incelemiş.
Bu konuları merak edenler için elbet ilginç bir kitap.
Adam Sanat, Aralık 2003, s.215
Ardından,Hadiye Bolluk’un yayına hazırladığı Kurtuluş Savaşının İdeolojisi:Hâkimiyet-i Millîye yazıları ile Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali geldi kitaplığımıza.
Kaynak Yayınları’nın şimdiye dek bastığı bütün kitaplar gibi,yurdumuzu,bağımsızlığımı korumak isteyen herkesin edinip okuması gereken değerli yapıtlar.
Papirüs yayınevi,Fuara üç yeni kitap yetiştirdi:ilki,Kemâl Özer’in “Gerçekçi Şiirde Yürüyüş” dizisinde yayınlanan Oğulları Öldürülen Analar’ı;ikinci kitap,Özkan Mert’in derleyip çevirdiği,İsveçli kadın ozanların sevi şiirleri,Elbet Acı Duyar Tomurcuklar;üçüncü kitapsa,Emin Eliçin’in Türkçeleştirdiği,Stefan Zweig’ın Freud ve Öğretisi.
Öner Yağcı çalışkan ve üretken bir insan;Kitap Fuarı’nda beş kitabını birden armağan etti;birincisi,Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nın bastığı Umut İnsanda;sonra,Berfin Yayınları’nda çıkmış Nâzım Hikmet Aydınlığı;sonrakini yine Toplumsal Dönüşüm basmış,Savaş ve Edebiyat;Aydınlıklar Önümüzde’yi Etik-Us Yayınevi çıkarmış;büyük boyutlu sonuncu kitap Kültür Bakanlığı’nın “Cumhuriyet Kitapları” dizisinde basılmış,Cumhuriyet Dönemi Denemeler Seçkisi.
Sağ olsun,dostum Feridun Andaç,yönettiği”Dünya Kitapları”ndan bir demek gönderdi.Aralarında Demir Özlü’nün Şapka,Deniz Kıyısı ve Yüz’ü;Füsun Akatlı’nın Kültürsüzlüğümüzün Kışı;Şemsettin Ünlü’nün İsmet Paşa’nın Ağır Topları;Kemâl Demirel’in Piano Piano Bacaksız’ı;Ömer Seyfettin’in Perili Köşk’ü;Oktay Akbal’ın Kanatlı Sözler Uçar mı?sı;Erhan Bener’in Bir Demet Mimoza’sı;Vedat Günyol’un Kendimce Denemeler’i var.
*
10 Ekim’de,Artisan’da,Avni Arbaş’ın yeni sergisini açtı Ertan Mestçi;gittiğimde Saim Bugay oradaydı.Ertan her zamankinden daha durgundu;nitekim,”Ertan’cığım,nerede müziğimiz?” diye sorduğumda,”Keyfim yok da!” yanıtını verdi,ama yine de müziğimizi koydu.
Saim’in, Avni Bey’in sağlığıyla ilgili sorusunu,kızının onunla ilgilenip ilgilenmediğine ilişkin olanını da yanıtlamadı.
Meğer,doğrusu bilmiyordum,ağır hastaymış ustamız;ve bir hafta geçmeden,yıldızların arasına döndü o pipolu,sinema oyuncusu kadar yakışıklı,kendine kesintisiz ilgi gösteren adam.
Şu çalkantılı,dertli dünyada,sanırım gönlüne göre yaşam sürebilmiş talihli insanlardandı.
*
Kitap Fuarı’nda,her zamanki gibi Papirüs’ün bir köşesini paylaşan B.Sadık Albayrak,Donkişot Yayınevi’nin bastığı,”Metalaşan Sanat ve Sinema Üzerine Eleştiriler” altbaşlığı konmuş Kopuş Sahneleri’ni armağan etti.
Gittikçe sıkıştırılan,alt üst dilen ülkemizde,dünyamızda kitap yayınlamak gerçek bir kahramanlığa dönüşmüşken,birinci hamur kâğıda,resimli,özenli basılmış pırıl pırıl bir kitap.
Sadık son derece tutarlı bir mantığı,ona uygun dupduru bir dili var;merakları,bilincine uygun;ele aldığını ışıl ışıl anlatmış.Alkış.
Rasgele açtığım sayfalar arasında,Cemile Çakır’ın Cemreye Çağrı şiirine bayıldım;hepsini alamam;en iyisi kitabı edinin.Ama şu dizeleri paylaşalım:
Herkesin bir mutfağı var
kendini pişirir gündüz gece
bir yanı yanar kül olur
bir yanı hamur içinde
...
Hiçbir düzeni olmayacak evimin
Şurası oturma odası,şurası mutfak,
Yok şurası bilmem ne
Bir deniz olacak evimde
Bir de küçük bir tekne
Ne güzelsin dünya
İş çıkışı,saat altıda.
Cengiz Özakıncı’nın gönderdiği kitaplar arasında Çetin Yetkin’in Batılıların Kirli Yüzü:STRUMA da vardı.
Sanırım Kitap Fuarı için geldiği İstanbul’da,bir akşam üstü,oğluyla bize uğrama fırsatını buldu,ve kitabını imzaladı.
Üç ciltlik yeni çalışmasından söz etti;hem günce,hem tarihsel sorunlara değindik;Çetin Bey,benim gibi bir asker çocuğu;sağlam bir eğitim almış,hukuk öğrenmiş,yıllarca savcılık yapmış,sonra öğretime geçmiş.Şimdi,hem geniş tarihsel-toplumsal-tutumbilimsel birikimiyle yapıtlar hazırlıyor,hem bir bakıma kendi kesesinden,Müdafaa-i Hukuk Dergisi’ni yaşatmaya çabalıyor.
Bütün öbür yapıtları gibi, Struma’da da,tanıma sığmaz,doymak bilmez,zavallı Batılıların yüzyıllardır tarih diye insanlığa yutturdukları yalanları ortaya çıkarıp arı duru doğruları dile getirmeye adamış kendini.
Atatürk yaşıyor olsaydı,ne çok sevinirdi düşünmeyi,tutarlı akılyürütmeyi bilen ve beceren bu çocuklarına!
*
Ken Loach’u Babayurt’tan beri sever,merakla yolu beklerim:hep somut insan sorunlarını ele alır,son derece tutarlı,şiirsel bir dille anlatır.
Afili Delikanlı’ya da bu umutla gittik;ama bu kez etkilenip üzülmedim,gözyaşı dökmedim:filmin başından sonuna kirpi gibi oturdum,irkildim,korktum:nasıl bir dünya yaratmış insanlığın şımarık kesimi,hani şu kapısında sürekli aşağılandığımız AB!Uyuşturucu alıp satmak kullanmak en sıradan,en verimli iş hâline gelmiş.Ve,en korkuncu,10-15 yaşındaki kızlarla oğlanlar,en doğal,en şiirsel etkinlikte bulunur gibi dalıyorlar o ölüm yoluna!
Loach’a yakışmayan bir yan da var:insan uyuşturucu batağına saplanmışsa,eski duygusal,hani şu insana yakıştırılan dostluk,arkadaşlık,aile bağı gibi kavramlara yer ve olanak kalır mı?
Cengiz Özakıncı’nın yolladığı kitaplar arasında,Erol Manisalı’nın Avrupa Çıkmazı da zaten bu gözü doymaz acımazsızlar topluluğuyla Türkiye arasındaki ilişkileri,belgeleriyle anlatıp açıklıyor.
Manisalı’nın Küresel Kıskaç’’ı,bütün öbür yapıtları gibi,aynı konunun başka ayrıntılarına değiniyor.
Bu kitapları hazırlayan Manisalı’ya da,basıp önümüze getiren Özakıncı’ya da yürekten alkış!
Yorulmak bilmez bir dostum var:Seyit Ali Ak.Ekmeğini “soğutma”dan çıkarıp varını yoğunu “fotoğraf”a adamıştır;her zamanki gibi,son çalışmasını da göndermiş:Fotoğraf/Söz Kavuşması.
Fotoğrafla şiir,düzyazı arasındaki ilişkileri,karşılıklı etkileme-etkilenmeleri,ve bunların örneklerini toplamış çalışmasında;meraklısı için paha biçilmez bir kaynak!Kutluyorum.
*
Biz Nilgün’le 11 Eylül’ü gördüğümüzde Sevil Assos’taydı;dolayısıyla dönüşte Alkazar’da görmeyi denedik;oradan daha küçük bir sinemaya aktar olmuştu:Yeşilçam Sineması.
Bir gün 16.30’a gittik, gösterim saatları değişikmiş,yine göremedik.Ama o küçük, sevimli sinemayla tanıştık:duvarları, okul arkadaşım Tuncel Kurtiz de aralarında,birçok sinema oyuncusunun resimleriyle bezeli;ayrıca bir sürü filmin tanıtım duyurusu;sağda solda eski sinema makinaları.Çay yapılan,çikolata bisküvi satılan küçük köşede canlı mı canlı,civa gibi sağa sola seğirten bir Anadolu kızı:Burcu Karakaş.Güven Çelik’le ikisi çekip çeviriyor sinemayı.
Sinema,bir zamanların Sinamatek’inin işlevi üstlenmiş bir bakıma:öbür sinemalarda ilk gösterimi yapılan filmleri alıp kaçıranlar için daha ucuza gösteriyor.
Hani bir söz var,sık sık yinelerim:”Nedir en zor şey? Görmek,gözünün önündekini.” Bu,Yeşilçam Sineması için de geçerli olmuş yıllardır;o sinema duyurusunu hep gördüm orada,ama bir kez bile gidip bakmadık.Neyse,bugüneymiş;artık kaçırdığımız ya da yeniden görmek istediklerimiz için sığınacak bir yuva var.Ne talih!
*
Sevgili dostum Cengiz Bektaş’ın çağrısıyla Dünya Ticaret Merkezi’ndeki Dünya Yazınında Akdenizlilik” adlı söyleşiye katıldım;çağrılı iki konuk gelememişti;Cengiz yolda,Egemen Berköz’le beni götürürken: “Bak ne güzel,dinleyicinizi de birlikte götürüyorsunuz “,dedi;Egemen yanıtı geciktirmedi:”Hayır,dinleyicimiz bizi götürüyor.”
Doğrusunu isterseniz,hemen hemen öyle;gerçi henüz Tüyap’ın yeni salonlarını görmedim, ama Beşiktaş’a oranla daha geniş,daha düzenli bir alanı var Merkez’in.Günlerden Pazar,epey alıcı da var;kitap alışı iyice,bilgi alışverişi sıfır:dolaşmaktan yorulmuş beş on kişi toplandı konuşma salonuna;kalabalık gözüksünler diye Cengiz onları öne çağırdı.Ama ne dinleyecek,ne bir şey alacak,ne tepki gösterecek hâlleri var.Dolayısıyla sonunda,Egemen de, ben de Cengiz’e anlattık söylemeye razı olduklarımızı.
Evet,yozlaşma,hiçleşme anlamında KÜRESELLEŞME tamamlanmış;iş gömütün üstünün örtülmesine kalmış.
Cengiz bir ara elimizi Türk Yayıncılar Birliği’nin bu yılki Emek Ödülleri’nin kazananları gösteren kitapçığı tutuşturdu;bu yıl öykü ödülü Nezihe Meriç’e,şiir ödülü Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya,deneme Mermi Uygur’a,eleştiri Atilla Özkırımlı’ya,çocuk yazını Muzaffer İzgü’ye,çeviri Selâhattin Hilav’a verilmiş.
Sevgili ustam,dostum Nermi Uygur ne yazık ki ödülünü alıp sevinmeye gelemeyecek durumda.
*
Bu Ağustos’ta emekliye ayrılan komutanlardan biri:”Ne yazık ki bir ülküde birleşemiyoruz”diyordu.Doğru,işin en zor yanı bu.Bunun nedeniyse,Henri Laborit’nin anımsattığı gibi,sözcüklerin bellenmesi sırasında,her bireyin benzersiz koşullarda,apayrı duyusal-duygusal deneyimler yaşaması.Dolayısıyla,bütün kavramlarda,evrimde,devrimde,kişilikte,ekinde her bireyin ayrı şeyler anımsayıp tasarlayıp duyumsaması kaçınılmaz oluyor.Ve bu ayrılık birbirimizi anlayıp aynı ülküde birleşmek şöyle dursun,herkesin gırtlaklaşmasını yol açıyor.
Son örneklerinden birine Kitap Fuarı’nda tanık oldum:Fakir Baykurt gibi öğretmen-yazar dostlarımızdan,TÖS Başkanı olduğu dönemde,belli ki şu ünlü devrim sözcüğü yüzünden,kendi duyusal-duygusal belleğine göre yeterince devrimci bulmadığı Fakir’i devirmek üzere,yandaşlarıyla birlikte,canla başla çalıştığını,ve başardığını gülerek itiraf etti.Ee,sözümona insanca kavramları değil,düpedüz somut,güncel çıkarları,parayı,siyasal erki ülkü dinmiş,bu uğurda en küçük bir çatlağa izin vermeden birleşmiş olanlar karşısında böyle susuz kalmış Anadolu toprağı kadar çatır çatır çatlamışlar nasıl birleşecekler acaba aynı soylu ülkü çevresinde?
Son zamanlarda, canlıların evrim öyküsünden esinlenerek bunu,memeli atalarımızdan timsaha özgü beyne dayanarak davrananları çekip çeviren kör bencillik ile evrendeki,bedenimizdeki her birimin birbirine sımsıkı bağlı olduğunu unutmayan,buna göre davranan insanlarda bulunan,bulunması gereken bilinçli bencillik kavramlarıyla açıklar oldum.
Bunun en güzel iki örneği,insanlık tarihinde benzeri bulunmayan Atatürk’ümüzle Fakir Baykurt hiç kuşkusuz.
*
Ne diyordu Mevlânâ,Ruhi Su’nun sesiyle?
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım!
Zeynep Avcı,Gılgameş’te,bence,yeni şeyler bulamadığı gibi,eskileri yeni bir biçimde söylemeyi de başaramamış;ama üzülmesin,bu konuda hiç yalnız değil;bütün dünya bu durumda!
Ne yazık hepimize!
*
Buna karşılık,İngiliz yönetmen Stephen Frears,her filminde yeni şeyler bulup yepyeni biçimde dile getiriyor.
Alkazar’da kaçırdığımız son filmi Kirli Tatlı Şeyler’i Yeşilçam’da yakalayabildik.Ken Loach’un, Batılıların,şımarık G 8’lerin tüketim için tüketim uğruna yarattıkları korkunç toplumu,ve onun geleceğini oluşturacak gençleri anlatmasına karşılık,Frears bütün filmlerinde İngiltere’nin sözümona kucak açtığı,ama yeni köleler olarak kullanıp sömürdüğü göçmenlerle sömürücülerinin sorunlarını işler hep;bu kez de öyle yapmış:Nijeryalı,Türk ve Çinli üç insanı ele almış.Ve elbet bunları doymak bilmez çıkarları (?) için kullanıp sonra çöpe atan İngilizleri.Şenay’ı canlandıran oyuncunun Türk gibi davranamamasının dışında –bu da çok olağan elbet- öbür oyuncular,çekim,kurgu,görüntüler kusursuz:görüntüleri büyük usta Chris Menges çekmiş.Hele Nijeryalı kaçak hekim soluk kesici,gerek yüzü gözü,gerek oyunuyla.
Böylece,Yeşilçam Sineması için yukarıda yazdıklarım,orada gördüğüm ilk filmde doğrulandı ! Ama hey ulu Tanrım,tüm yaşamımız gibi,ne kadar kırılgan bir olanak bu, topu topu üç kişiydik bu sıradışı filmi izleyen!
Sağol Güven;olasılık ve gereklilikler yardım etsin de,sineman,sinemamız ayakta kalsın canım.
*
Avni Bey,sonu biraz acıklı bitse de,yerli yerinde,dolu bir yaşam sürdü.
Peki ya o güzeller güzeli,bebek Derya Arbaş? Uyduruk birkaç filmden,sanırım onlardan daha uyduruk bir avuç sevgiliden sonra,daha 35’inde,tık diye duruverdi kırılgan yüreciği!
Hep birlikte oluşturduğumuz şu korkunç dünyaya,dayanılmaz yalnızlığa,sevgisizliğe bakın!
*
Neyse ki hafta sonu,Alkazar’da,Oliver Stone’un Commandante’si vardı.
Olasılık-gereklilik ikilisi,Mustafa Kemâl’deki gibi,hiç eksiksiz buluşup çakışmış Küba’da:halkla önder gerçek bir armağan oluşturmuşlar birbirlerine.
Commandante Fidel, tıpkı Atatürk gibi,evren,kendisi,canlı cansız varlıklar,zaman,tarih,kısacası belli başlı bütün kavramlar konusunda bilinmesi gerekeni kusursuz,eksiksiz biliyor;dolayısıyla,ün,ölümden sonra anılma,kalabalıklarca sevilip övülme konularında başından beri ayağı hep yerde olmuş,hâlâ orada duruyor.
Güzelim sev kökünden türeyen bütün sözcüklerin değerini biliyor,onları ayakta tutmayı,çoğaltmayı,insan kardeşlerine dağıtmayı sürdüregelmiş: sev,seviş, sevimli ol,sevindir,sevin.
Filmin bütün görüntüleri,bütün konuşmaları iç acıcı,hele zorbalığın iyice azıttığı bu dönemde.
İlle de tek bir sahneyi anmam gerekirse,üniversiteye gittiklerinde,dünyanın bütün ülkelerinden gelmiş,parasız okutulan,bilgi ve mutlulukla doldurulan kızlarla oğlanlar Küba’da girişilen,başta ABD bütün o tanıma sığmaz sülüklerin bütün çirkin oyunlarına karşın ayakta tutulan girişimin aslında yerküre,canlı cansız bütün varlıklar için ne kadar önemli,yaşamsal olduğunu kanıtlıyordu.
Bu bakış böyle sürdürülürse,kısa bir süre sonra,dünya yönetilemez hâle gelecek! dedi bir ara; ne demek yönetilemez,yerküre yaşanmaz duruma girecek!
Ne yapalım,evrenin özünde varolan eytişim’den,artıyla eksinin sürekli yeni oluşumlara yol açmasından başka umut yok sanırım.
Oliver’ın,bir sürü ucuz filmden sonra,böyle dürüst bir belgesel çekmesi gibi!
*
Sosyal Yayınlar,çocuk kitaplarına kaldığı yerden yeniden başladı ve beş kitap birden bastı;Mark Twain’den Deniz Canefe’nin çevirdiği Prens ve Dilenci, Edmondo de Amicis’ten Tülin Altınova’nın aktardığı Çocuk Kalbi,Oscar Wilde’dan Kenan Sakin’in Türkçesiyle Mutlu Prens,Ferhat Özgür Kale’nin R.L.Travens’ten çevirdiği Mary Poppins ve Jules Verne’den benim aktardığım Aya Yolculuk.
“Dünya Klasikleri” dizisindeyse,yine benim Türkçeleştirdiğim,A.Dumas Fils’in ünlü romanı Kamelyalı Kadın basıldı.
*
Tüyap Beylikdüzü’ne taşındığı zaman yazmıştım:orada kitap ve resim fuarı yürümez,işveren açısından yürüyor gözükse de,satıcı ve acılıcılar açısından hiç kolay ve verimli olmaz.
Nitekim,sözümona düzenli otobüs çalışıyor fuara;ama 27 Ekim Pazartesi günü,saat 2.15’de dikildiğim AKM kapısında,4.15’ dek sabırla bekledim;vee,sonunda gelebilen otobüsle ancak 5.15’te varabildim Tüyap’a.
Ama o günün benim açımdan büyük bir kazancı oldu.
Benden az sonra,esmer bir hanım geldi,kaldırımın kıyısına ,hepimizin vergileriyle,bilmem kaçıncı kez döşenmekte olan yeni taşa oturdu,çantasını açıp bir kitap çıkardı,okumaya koyuldu;hem de bir şiir kitabını.Çok sevindim,kitabın adını görebilmek için birkaç kez gidip geldim,ancak başaramadım.
Otobüs bir türlü gelmiyor;dolaşmaktan yoruldum,bir köşeye yığılmış taşların üstüne pardösümü serip oturdum;genç hanım da kitabını bitirip dolanmaya başladı.Şiir okuyordu ya,belli ki akrabamdı;daha çok sıkılmasın diye,seslenip konuşmayı düşündüm,ama yurdumuzda,kentimizde kadın-erkek ilişkilerinin ne kadar hırpalandığını biliyorsunuz,epey duraksadım.Sonunda olası tersliği göze alıp seslendim;karşımdaki,Bursa’dan özellikle fuar için gelmiş,yazın öğretmeni Hâlide Yıldırım’dı.
Ayrıca,uğraşının başında öykü denemeleriyle başladığı sevdayı şiirle sürdürüyormuş;adını vermeyeceğim bir güldeste yapmış şimdiye dek yazdığı şiirlerden,yarışmaya katılmak üzere,ozan-yayıncı arkadaşlarımızdan birine getirmiş.
Ressam dostum Cânan Avcı gibi,o da dosyasından birkaç örnek çıkartmış daha başka yayınevlerine de vermek istemiş,ama kimse almaya yanaşmamış; dolayısıyla çantasında mavi kapaklı bir dosya daha vardı.Bütün sevdalılar gibi,az sonra oradan şiirler okumaya başladı bana;öyle tutkulu,öyle coşkuluydu ki,sevinci ânında bana da geçti.Üstelik,dili çok yalın,imgeleri içtendi;adımı söyleyince elime sarıldı.Al sana kaldırım üstünde umulmadık bir dostluk.
O günün Ramazan’ın ilk günü olduğunu unutmuştuk;ayrıca biliyorsunuz,Belediye,bütün İstanbul sokaklarını köstebek yuvasına döndürmeye kentin her yanında aynı anda başlamıştı;ulaşım tam anlamıyla kötürüm.Bir saat tutan yol boyunca ,Hâlide’nin varlığı,sıkılmak şöyle dursun,yumuşacık bir dünyada dolaştırdı beni.
Birnur Şener,Mehmet Başaran ve Oktay Şimşek’le,neredeyse sayısı bizimkine eşit dinleyenlere bir şeyler anlatmaya çabaladıktan sonra Papirüs yayınlarının satıldığı bölmeye indik;birbirimize kitaplar armağan ettik,sonra onları orada bırakıp,30 yıl önce Galatasaray Kimya Mühendisliği Yüksek Okulu’nda öğrencim olmuş Bülent Aşlamacı’nın arabasıyla yola çıktık,önce Hâlide’yi bırakıp evlerimize döndük.
Hâlide’nin şiirleri zaten Agora’da,Evrensel Kültür’de,Yansımalar’da basılırmış;ben size yarışmaya getirdiği dosyadan kısa bir bölüm aktarayım:
IRAK OLMAYAN KADINLAR
kumun gizini bilen kadınlar gördük
çölü rüzgârla eğitiyorlardı
suskun oğullarını ateşte sınayıp upuzun
sebepler topluyorlardı,tanıdık
yitik kurşun hedeflerden
yol çizdik dövmeli alınlarına
şaşırıp geri dönmesinler dedik.
arada bir kır saçlarını çalı dibi yapıp
ağlaşan kadınlardı onlar.adlarını
kocalarını sorduk bildiler
gözlerinden akanın tadını
kirpiklerinden geçirip uzattılar.tuzluymuş
içtikleri ant gibi dağ oldu yarıldı,
yığıldı kaldı önlerindeki peştemalın
zikzak dikişleri gibi kıvrılıp yayılıp
genizlerini yakan acıların kokusuydu ki neft!
*
Kaynak Yayınları yeni kitabını yolladı:Durmuş Uyanık’ın Aşılı Zeytin’i.
Durmuş,öbür boylar gibi,Orta Asya’dan kalkıp “Kısrak Başı Gibi” uzanan yurdumuza göçmüş Türkmenlerden;asıl uğraşı çiftçilik,zeytincilik;ama çok erken yaşta bilinçlenmiş,TİP’te,TİKP’de,İP’de görev almış.40 yıllık örgütlü savaşım anılarını toplamış bu kitapta.Bu savaşımın yakından tanıdığınız birçok adı,doğal olarak yer almış anlatıda.Köy Enstitüsü’ne gidememiş de olsa,bir köy çocuğunun,”ulusun efendisi” olması gerekenlerden birinin gerçek yaşam serüveni.
Ne mutlu Durmuş Uyanık’a!
*
Biliyorsunuz,başımıza gelmeyince yapılması gerekeni yapamıyoruz;ama bu denklemin,bilmemiz gerekenleri daha başında bize öğretmeyen,bu bilgileri ille de parayla satan şu bozuk düzenin payı sanırım bireylerden çok.
Kimbilir ne zamandır vardı bel fıtığım? Ama ancak ağrıyınca ayrımına vardım;üstelik,bu konuda yakınmaya gittiğim bir iki hekim de bilmem gerekenleri öğretmedi,iki ilâç verip savdı.
Sonunda,Çapa’da çalışan Prof.Dr.Emel Özcan’la tanıştım;bel fıtığının da,bütün öbür sorunlar gibi,hani şu benim yaşama sanatı adını verdiğim şeyin içinde yer aldığını öğretti Emel Hanım:duruş,davranış bilgileri,bedeni doğru kullanma,ve çağdaş yaşamın dayattığı yanlış davranışların vereceği zararları önlemek üzere,kasları güçlendirme bilgi ve çalışmaları.
Onun deyişiyle “omurga sorunları”nız varsa ilerlememesi,işin kesip biçmeye varmaması;yoksa,olmaması için hemen Çapa’ya koşun,bu güler yüzlü hanımla tanışın.
*
Metin Aydoğan,sağolsun,karınca çalışkanlığıyla bize yeni bilgiler derlemeyi sürdürüyor;son yazısında New Perspectives dergisinden aktardığı şu satırlara bakın,her şey ne kadar açık seçik:Yeni Dünya Düzeni’nin önemli yapı taşları,silahlı uluslar yerine global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan,teknolojik olarak gelişmiş şehir devletler olacaktır.”
Bundan daha açık nasıl söylenebilirdi kaz kafalı kişiliksiz satılık insanlara amaçlanan düzen? Ama saydığım nitelikleri taşıyanlar kendi yazgılarına,dolayısıyla yurttaşlarının,candaşlarının yazgılarına sahip çıkabilir mi?
Öteden beri,ustalarımla birlikte,insanoğlunun yeryüzünde yaşamaya pek de lâyık olmadığını düşünürüm;bunu en son Castro’nun ağzından da duydum Commandante’de:elimizdeki fırsatı boşu boşuna kaçırırsak,ardımızdan ağlayacak kimse bulunmayacak evrende.
*
Payel Yayınevi, Nilgün Şarman’ın güzelim çevirisiyle,Ruht Benedict’in Kültür Kalıpları’nı bastı.
Ruth Benedict 1887 ile 1948 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir toplumbilimci;özellikle kendi anakarasında yaşamış yerlilerden üçünü ele almış yapıtında;törelerini,törenlerine,toplumsal yapılarını,ekinlerini incelemiş.
Bu konuları merak edenler için elbet ilginç bir kitap.
Adam Sanat, Aralık 2003, s.215
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
